Benim Hikayem, Benim Gerçeğim...*

* Bu yazı ilk olarak 01/07/2013 tarihinde Sanat Dünyamız dergisinde yayınlanmıştır.

“Eğer mümkün olsaydı, fotoğraflama anıyla aramda hiçbir mekanizma olmasını istemezdim. Fotoğraf makinesi konuşmak, yemek veya seks kadar gündelik hayatımın parçası” der Nan Goldin, The Ballad of Sexual Dependency adlı kitabının giriş yazısında.  Sadece kişisel hayatını sanatsal üretiminin bir parçası yapan Goldin için değil, bugün büyük bir kesim için fotoğraf makinesi veya çeşitli kameralar insan bedeninin bir uzantısı niteliğinde. Kodak kültürü ve dijital fotoğrafla devam eden fotoğraf çılgınlığıyla her sene milyarlarca fotoğraf çekilirken  belki de bu fotoğrafların geçmişi hatırlamak değil, gelecek için mutlu bir resim yaratmak, bir nostalji planı çıkarmak amaçlı oldukları da düşünülebilir. Yaş günleri, düğün, doğum gibi önemli anlar kabul edilmiş normlar içerisinde performatif bir gösteriye dönüşür. Diğer yandan gündelik hayatın sıkıntılı anları, hüzünler, kavgalar, toplum tarafından tabu kabul edilenler kayda alınmadan unutulmaya, üstü örtülmeye çalışılır.

Gündelik fotoğraf dilini veya konularını benimseyen sanatçılar içinse durum farklıdır. Onlar fotoğrafın teknik inceliklerini veya ustalık olarak yorumlanan kurallarını reddedip, var olan ışığı kullanarak, çoğu zaman alelade bir makineyle, kusurlu sayılabilecek şipşak fotoğrafları sanatın alanına sokarlar. Onların fotoğrafla yarattıkları bir şiirdir; kişisel, samimi, duygularla şekillenen. İzleyici bu fotoğraflarda kendi hayatından benzer duygular yakalar, kendine göre yorumlar, zihninde yeniden yaratır. Benzer deneyimlerin, ortak hislerin veya tamamen yabancı bir dünyanın ışığıdır insanı kendine çeken.

Bu kişisel hikayeler, yakın temaslar, hayatın içinden özel anlar gerçeklik hükmünü yitiren belgesel fotoğrafa bir alternatif olur; doğru kabul edileni, öğretilenleri sorgular, şüphe uyandırır. Sanatçının kendi hayatını, gözlemlerini ve gerçekliğini ortaya koyduğu öznel fotoğraflar zamanın ruhunu kaydeden bir günlük işlevi görür. Gündelik hayat, alt kültürler, kimlik politikaları, aile ilişkileri gibi konular artık yeni bir belgesel anlayışının parçasıdır. Bireyselliğin, toplumsal normlara başkaldırının, ötekinin varlığı özel hayatın toplumsal ve politik bir değer kazanmasına neden olur. Televizyonlardaki reality programlardan veya sosyal medyada paylaşılan sayısız yaşamlardan önce  sanatçılar kendi yaşamlarını kamusallaştırarak bu mücadeleyi başlatırlar.
 

*                *                *

Otobiyografik hatta bir günlük benzeri yaklaşımlar içeren fotoğraflarıyla Nan Goldin ve Lary Clark 1970 ve 80’lerde bir çığır açtı. Onlar üstten bakan veya voyeurist bir bakış açısıyla değil tamamen içeriden yaklaşarak, kendilerini, yakın çevrelerini, yaşam tarzlarını cesurca ortaya koydular. Fotoğraflarının estetik bir tercihten çok, duygusal bir ihtiyaçtan yola çıktığını, ‘komşular duymasın’ uyarısına karşı tüm isteğinin kendisinin ve komşularının ne yaptığını herkesin bilmesi olduğunu söyleyen Goldin, çalışmalarında, ilişkiler, aile içi şiddet, uyuşturucu, cinsellik gibi konuları tüm açıklığıyla ele alır. Etrafındaki travestileri, AIDS hastalarını, bağımlıları fotoğraflarına dâhil ederek kendi çevresinde gelişen gerçek hikayeler anlatır.  11 yaşındayken ablası intihar eden Goldin için fotoğraf, sevdiklerini kaybetmeden önce onlara ve kendi hayatına tutunma çabasıdır.

 

Benzer şekilde Larry Clark da henüz yirmili yaşlarındayken, kendisinin de içinde bulunduğu bir ortamda, erkeklerin kimlik oluşum sürecine odaklanır. Kötü aile şartlarının yıkıcılığı, silah, seks ve uyuşturucu arasında erkek ergenliğinin şiddete yönelimi, isyanları ve yetişkinliğe dair nihilizmi tüm açıklığıyla ortaya koyar
 

Goldin ve Clark’ın öne çıkardığı bu konu ve teknik zamanla, sokaktaki insanların yaşam tarzlarına odaklanan alternatif moda ve yaşam dergileri tarafından da kullanılmaya başlandı.  Wolfgang Tillmans, Juergen Teller gibi sanatçıların çalıştığı i-D, The Face, ve Dazed and Confused gibi dergilerin de etkisiyle ortaya çıkan grunge estetiği, belgesel ve şipşak fotoğrafın kodlarını kullanarak -gerçek olmasa da- gerçekçilik yaklaşımını moda dünyasına soktu.  Corinne Day’in 1993’te İngiliz Vogue dergisinde yayınlanan serisinde arkadaşı Kate Moss’u kendi evinde oldukça gündelik bir anda fotoğrafladığı karesi, doğrudan ve kişisel yaklaşımıyla aynı dönemlerde görülen gösterişli süpermodel pozlarıyla kontrast oluşturuyordu. Diğer yandan 1990’larda geleneksel anlamda fotomuhabirliği dergi ve gazetelerin büyük bir kısmından kaybolmaya başladığında, birçok fotoğrafçı da toplumsal konular için çıkışı moda ve yaşam sayfalarından bulmuştu. Ancak bu modellerin sağlıksız görünümleri, aşırı doz uyuşturucudan hayatını kaybeden fotoğrafçı Davide Sorrenti’nin de etkisiyle, uyuşturucu kullanımı ve anoreksiyayı teşvik ettiği gerekçesiyle çokça eleştirildi. Belki de en başta sosyal bir sorunun izleri olarak ortaya çıkan bu fotoğraflar ancak moda tarafından pazarlanmaya başlandığı zaman gerçek olarak kabul edilmeye başlanmıştı.  
 

1990’ların başında, Richard Billingham’ın yapacağı resimler için taslak olarak çektiği aile fotoğrafları, farkında olmasa da, çağdaş fotoğraf alanında çok ilgi çekecekti. Billingham, ressam olmaya karar vermişti. Konu olarak da, Walter Sickert’ında etkisiyle, gündelik ev yaşamını resmetmek istedi ama bunun için elindeki tek malzeme bütün gün koltukta sarhoş bir halde yatan babasıydı. Daha detaylı çalışabilmek için babasının fotoğraflarını çekti, bir süre sonra evi terk etmiş olan annesi ve kardeşi de geri döndüler. 6 sene boyunca Billingham en sıradan halleriyle onların  fotoğraflarını çekti ve hayatı değişti. Çektiği fotoğraflar çok beğenilmiş ve resmi bırakmıştı. 1995’te ilk sergisini açtığında, aile üyelerinin bazen komik bazen de şiddet barındıran, sade ve vurucu fotoğrafları büyük ilgi topladı. Bazı eleştirmenler hükümetin sosyal politikalarının eleştirisi, bazıları televizyon kültürünün röntgenci ve sömürücü bakışı, bazılarıysa alt sınıfların şiddet veya kendine zarar verici davranışlarla öfkeyi dışa vurmaları olarak yorumladı. Billingham ise bu eleştirilerden biraz da sıkılarak, “sadece annemin dövmelerine, duvar kâğıdındaki lekelere ve yerdeki kire bakmak hoşlarına gidiyor” dedi.
 

Ryan McGinley, Larry Clark’ın Tulsa serisinden 30 sene sonra yaptığı The Kids Are Alright adlı serisinde ise Amerika’da gençlerin yaşantılarındaki benzer durumların farklı bir yorumunu ortaya koyar. Clark 1963-71 seneleri arasında bu fotoğrafları çekerken gençlerin uğradığı şiddet, cinsel istismar gibi konular toplum tarafından gizlenir, tabu sayılırdı. Clark, aynı McGinley gibi ilk başta sadece kendisi için çektiği, sergilemeyi düşünmediği bu fotoğraflarda üstü örtülen gerçekleri paylaştığı için olay yaratmıştı. McGinley’nin fotoğraflarında ise her şey açıktır ve  teşhir edilmiştir. Belgelenmeyen neredeyse hiçbir şey kalmamıştır, o da etrafındaki insanlarla kendi gerçek deneyimlerini kurgular ve kaydeder. Her ne kadar onun da geçmişinde komşulardan gizlenen AIDS’li bir ağabey vs. gibi baskılar olsa da, onun fotoğrafları tam da bu halen varlığını sürdüren kurallara inat, olabildiğince pozitif, eğlenceli ve özgürdür. Bugüne dair bir hayal, ütopik bir gerçekliktir.
 

Fotoğrafta kişisel belgeleme yolunu açmış olan bu isimlerin ardından, Tükiye’de bu konuda çalışan sanatçıların pratiklerine, daha tanıdık bir coğrafyadan yaşamlara da bakabiliriz.

Gözde Türkkan’ın izlenimleri ve deneyimleri üzerinden ortaya çıkardığı fotoğrafları  kendini keşfetme, içsel çatışmalar ve cinsiyet kimliğiyle barışma sürecinin parçası. Kişinin kendini tanımlama çabası, güzellikle kurulan takıntılı ilişki, vücudun bir araç olarak kullanıldığı dövüş, striptiz gösterileri veya  kırılganlıkların kontrollü bir şiddetle maskelendiği dövüş sporları gibi konularla toplumsal cinsiyet sorunsalını kişisel bir bakışla  incelemeye alır. Türkkan “Dövüş-Kaç-Donakal” adlı serisinde, uzun süredir yaptığı dövüş sporlarını hem  birebir deneyimleyerek hem de gözlemleyici olarak ele alıyor; kendi yara izleri, kişisel notları ve sporcuların içinde bulunduğu toplumsal ortam üzerinden dövüş sporlarının kimlik oluşum sürecindeki etkilerini ortaya koyuyor. Türkkan’ın çalışmalarındaki bir başka konu ise ailesi; anneannesinin son zamanlarında onun hastalığını, yaşama tutunuşunu ve yokluğunu kaydeder, seneler sonra bu fotoğraflara dönüp bakabildiğinde bu seriye Şükran adını verir, hem onun adı gibi hem de ona beslediği hisler gibi. 2000 senesinden beri devam eden bir başka projesi Tuhaf ve Güzel ise ayrı bir şehirde yaşayan babası, kız kardeşi ve onun annesiyle bir araya geldiklerinde kaydettiği sıradan anlardan oluşur.  Bozuk kadrajlı, bulanık veya önemsiz olduğu düşünüldüğü için bir aile albümüne girmeyecek ama hissettirdiklerinden dolayı her zaman  saklanacak fotoğraflar gibi karton bir kutunun içinde sergilenirler.

Ali Taptık’ın çalışmalarındaki farklı yaklaşımların kaynağını, tek cümlede  ‘sanatçı  yazar olmak istiyordu, mimarlık eğitimi aldı ve fotoğrafçı oldu’ şeklinde açıklamaya çalışabiliriz belki.  Cümle her ne kadar genelleyici olsa da, Taptık şehrin temsili, insanın yaşadığı çevreyle ilişkisi ve özel alanlara odaklanan hikâyeler oluşturur. Her bir fotoğraf bir kelime, her seri devam eden bir anlatının parçasıdır. “Beni Hatırlamak” adlı erken dönem çalışmasında kendi hayatını kurgusal bir biçimde belgeleyerek hafızaları yanıltacak kişisel bir gerçeklik oluşturur. “Kaza ve Kader”, “Şaşılacak Bir Şey Yok” gibi çalışmalarında yaşadığı şehirde rastladığı sıradan, gündelik durumları görünür kılar,  bazen de önemli bir olaydan basit bir kareyle zihinlerde başka hikâyeler canlandırır.  Kişisel anılarıyla şehrin dönüşümünü birleştiren çalışmalarına bir örnek olarak,  “Giyinmek ve Giydirmek Üzerine: Osmanbey’e Bakmak” adlı çalışmasında şu an kendisinin oturmakta olduğu, eskiden babaannesinin yaşadığı Şair Nigar sokak üzerinden Osmanbey bölgesinin geçirdiği dönüşümü ele alır. İstanbul’un en eski gecekondu bölgesi olan “teneke mahallesinden”, edebiyat çevrelerinin toplandığı   Madame Nigar Osmanpaşazade’nin konağına, apartman dairelerinden şimdiki tekstil atölyelerine uzanan sürece bakarak şehrin geçirmekte olduğu dönüşümden bir kesit sunar. Konu veya şehir değişse de, onun fotoğraflarında kişisel deneyimlerini takip edebiliriz. En son yayınlanan kitabında, Marsilya’da çektiği fotoğraflara orada tuttuğu notlar, yaşadığı travmatik deneyimler, çeşitli belgeler ve makaleler eşlik eder. Ortaya çıkan çalışma sadece bir fotoğraf değil, belki de bir şehre dair anlatılan kişisel bir hikâyedir. 
 

Korhan Karaoysal’ın katalog giriş yazısında Orhan Cem Çetin, “O, fotoğraf çekmek için yaşamaz; yaşadığı için fotoğraf çeker” diye bahseder kendisinden. Karaoysal fotoğrafı bir günlük gibi kullanır, çektiği fotoğraflarda kendini arar, her bir karede o günkü düşüncelerinin, kaygılarının izi vardır. “Eksik İçgörü” adlı serisi de, kendini keşfetme yolunda, ailesini ve arkadaşlarını çektiği fotoğraflardan oluşur. Beylikdüzü’nde yaşadıkları apartman dairesinde, aile arasındaki ilişkiler, günlük rutinler ve eşyalarla sıradan bir ailenin yaşantısından havada asılı kalmış anlar sunar. Arkadaşları ise fotoğraflara bir başka yansır, belki biraz daha samimi, canlı ve spontan. 2013 senesinde gerçekleştirdiği “Ocak” adlı çalışmasında ise, bir ay boyunca her sabah eşinin ofise gitmeden önce fotoğrafını çeker. Aylık bir takvim düzeninde yerleştirilen fotoğraflarda, iş hayatının tekdüzeliğinin haricinde, düzenli bir işi olmayan sanatçının duyduğu sıkıntıyı bir ritüele çevirerek baş etme çabası söz konusudur. Korhan Karaoysal için her bir fotoğraf aynı zamanda onun portresidir.

 

Özlem Şimşek otoportreyi farklı biçimlerde kullanarak bazen kişisel dünyasını bazen de sanat tarihindeki temsilleri ele alıyor. Konu gerek arkadaş çevresi gerekse de Osman Hamdi’nin bir tablosu olsun, işlerinin arka planında hep kadınlar ve onların kişisel/toplumsal yaşamları var. Kişisel belgeleme türünde ilk çalışmalarını ürettiği “Kendine İyi Bak” serisinde yetişkinlik öncesi dönemde, geleceğe dair umutlar taşıyan, özgürlük idealleriyle dolu bir dönemi kaydeder; kadınlar özgürdür, cesurdur. Sonraki dönemlerde çalışmalarına Türkiye’deki modernleşme sürecinin simgesi olan kadın figürlerin portrelerini yeniden canlandırarak devam eder. 2013 senesindeki yaptığı “Gerçek Hikâye” adlı çalışma ise kadın temsili ve kişisel hayatı bugünde birleştirir. Kendisi de dâhil olmak üzere 30 yaşında farklı mesleklere ve özel hayatlara sahip beş kadının hayatları etrafında temsil ve hikâye arasındaki ilişkiyi sorgular. Yaşadıkları evlerde, sevgilileriyle, anlam yükledikleri bir eşyayla ve pencereden gördükleri manzarayla yaşamlarına dair bir temsil yaratırlar. Resimlerde yansıtılan diğer temsiller gibi, gerçek mi değil mi bilemeden.

 

Kuşkusuz bu kadar geniş bir konuda bahsedilebilecek sayısız sanatçı ama buna izin vermeyecek kadar kısa bir yerimiz var. Bugün kişisel belgeleme yaklaşımı sadece sanatsal anlamda fotoğrafı değil tüm görsel kültürü yeniden şekillendiriyor. Dijital makineler, sosyal medya derken fotoğraf üretimi kısa tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı ve bunların çok büyük bir kısmı anlık, amatör fotoğraflardan oluşuyor. 175 sene boyunca üretilen fotoğrafların yüzde 10’unun sadece son 12 ay içerisinde çekildiği öne sürülüyor ve çekilen fotoğrafların yüzde 20’sinin - her gün 300 milyon fotoğraf - son durağı Facebook oluyor. Yakaya takılan sürekli çekim yapan makineler, Google Glass gibi kamerayı neredeyse bedene entegre eden teknolojilerle kişisel belgeleme çok daha farklı boyutlara taşınıyor. İnsanların her tür anısını istemli veya istemsiz olarak kaydeden, farkında olmadan takip edildiğimiz, kontrolsüz bir hafıza oluşturan bu sınırsız görsellik, fotoğrafı ve sanatın her alanını etkilemeye devam edecek.

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now