Interview with Burhan Doğançay *

* Bu yazı ilk olarak Sanat Dünyamız dergisinin Temmuz - Ağustos 2012 tarihli 129. sayısında yayınlanmıştır.

En baştan alalım, hukuk eğitimi aldıktan sonra sanata geçişinizden bahsedebilir misiniz? İyi bir kariyeri bırakıp, bir gezgin gibi dünyayı dolaşıp sanatla uğraşmaya karar vermek pek de kolay olmamıştır diye tahmin ediyorum.

Ben ressam olmak ve 24 saat resim yapmak istiyordum, kafama koymuştum bir kere. Biliyorsunuz babam da ressam, tüm Anadolu’yu dolaşıyoruz beraber. Bana daha beş yaşındayken resmin tüm temellerini verdi. Babamın ressam arkadaşları geliyor, Hasan Vecih Bereketoğlu, İhsan Cemal Karaburçak, Eşref Üren’ler her gün bizim evdeler ve benim resimleri gördükçe “bu çocuk ressam olmalı” diyorlar. Biz Ankara’dayız o zamanlar, Türkiye’de ne bir tek galeri var, ne de resim alan var. Duvarlarında resim asılı olan aile neredeyse yoktu. Duvarlara halı, bakır, nişanlılık fotoğrafı, Kütahya çinisi vs. asılırdı. Onun için o zamanlar zaten ressam olmak adeta intihar etmek gibiydi, yani yaşamanıza imkan yok. Resimle uğraşanların hepsi ya İstanbul’da Akademi’de ya da okullarda resim ve elişi hocası. Ben ressam olmak istiyordum ama babam liseden sonra Akademi’ye girmeme karşı çıktı, bana dedi ki, “Elinde ilk önce bir bilezik olsun sonra istersen yine ressam olursun.” O zaman bütün mahalle arkadaşlarım hukuk fakültesine gitti, ben de hukuka girdim. Liseden sonra bir de futbol başladı benim hayatımda, Gençlerbirliği’nde oynuyorum, iyi futbolcuydum. Tabii gençlik de var futbol, kayak, pinpon aklınıza ne geliyorsa uğraşıyorum, at yarışları oynuyorum. O sıralar resim ikinci plana düşmüştü biraz. Hukuku bitirdim ama kazara bitirdim; herkes şaşırdı nasıl bittiğine, ben bile şaşırdım, ama avukat, hâkim de olmak istemiyorum. Babam o zaman dedi ki “Ben seni Paris’e yollamak istiyorum ama iki şartım var;  futbol oynamayacaksın ve ressam olmayacaksın.” O zaman Paris dünyanın sanat merkezi ama ben hukuk fakültesinde doktoraya kaydolmuşum, Danimarka ekonomisi üzerine tezimi yazıyorum. Bu arada amatör olarak yine resim yapıyorum, Avrupa’yı geziyorum ama Türkiye’ye döndükten sonra kafamda hep New York’a gitmek var çünkü farkındayım, orası savaştan sonra dünyanın yeni sanat merkezi oldu.  Döndükten sonra Türkiye’de devlet memuru oldum. Çok sivrildim memuriyette. Çok genç yaşta bütün Ortadoğu’nun, yedi memleketin turizm başkanı oldum. Sonra 1962’de turizm ve enformasyon müdürü olarak New York’a tayinimi istedim. Oraya gittikten sonra da işi tamamen bırakıp resme başladım.

63’te duvarların resmini yapmaya başladıktan sonra işler nasıl gelişti?

63’te duvarların resimlerini yapmaya başladım ama galerileri tanımıyorum, hiç bir Türk de yok resimle sanatla ilgili. New York’ta dünyanın her tarafından gelmiş 90 bin ressam var, bunların arasında okyanusta bir kibrit çöpüsünüz. Hatta Amerikan televizyonunda alaylı bir şekilde haberim çıktı, bir Türk diplomatı işinden ayrılıp New York’ta resimle hayatını kazanmaya çalışıyor diye, ya deli bu adam ya aklından zoru var dediler. Doğru aslında. Derken bu duvar resimlerimi Guggenheim Müzesi müdürü gördü ve benim resmim müzeye girdi. Ondan sonra bana karşı bakış değişti, ama mali bakımdan değişen bir şey yok, yani sergimi açıyorum ama Türkler resim almadığına göre kim alacak benim resmimi? Bu durum 67-68’e kadar böyle devam etti. Benim de canıma tak etti artık, bir tabir vardır ya düşmeye gör diye, işte o zaman kimin ne olduğu anlaşılıyor, en iyi arkadaşım bile yol değiştiriyor belki ondan para isterim diye. Derken, şimdi benim çok iyi ahbabım olan, Guggenheim müzesi müdürü Thomas Messer’e gittim, ” ben bırakıp Türkiye’ye gidiyorum, artık takatim kalmadı,” dedim.  “Git” dedi ama sonra ben yürürken, arkamdan “Bu işi bırakırsan ve gidersen hayatta gördüğüm en aptal adamlardan bir tanesisin” dedi. “Çünkü New York’ta bir gün bu işi yapacaksın, zaman alacak, sıkıntı çekeceksin ama o kabiliyet var sende.” “Peki, o zaman bana yardım et” dedim. “Yok” dedi, “kendin yapacaksın.” Herhalde bir bildiği vardır diye düşündüm. En sonunda ‘69 senesinde Metropolitan Müzesi’nin Modern Sanat Bölümü açıldı. O zamanki şef küratör, Henry Geldzahler modern sanat dünyasının bir numarasıydı. Benim guvaşları görünce Los Angeles’ta litografi yapılan Tamarind Atölyesi’nde bana yüz elli ressam arasından burs verdiler. Orası sonradan Tamarind ekolü haline geldi. Tabii yer ve isim meşhur olunca, benim litografileri Tamarind olduğu için görmeden alıyorlardı.

Peki, sonra yine New York duvarlarıyla devam ediyorsunuz. Sizi duvarlara bu denli çeken neydi?

Duvarlar tarihteki en eski ifade alanı. Bundan otuz bin sene evvel Avrupa’da Lascaux mağaralarının duvarlarına resimler yapılıyordu. Roma, Yunan, Mısır medeniyetlerinin rölyefleri duvarlara yapıldı. Bir kısmı Çin Seddi gibi düşmana karşı korunmak için inşa edildi. Berlin Duvarı var. Bugün Amerika’yla Meksika arasında, İsrail’le Filistin arasında duvar var.  Ben hep duvarlara bakarak yaşıyorum. Ben resme başlamadan önce de hep duvarlarla ilgileniyordum. Anadolu duvarları bir başkadır. Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” vardır, hepsini severim. Ayrıca duvarda doğanın rolü çok büyük; kar, buz, yağmur, soğuk sıcak hepsi duvara tesir ediyor. Sonra insanoğlu geliyor, afiş yapıştırıyor, yazı yazıyor. Tam bir karışık teknik, soyut tablo.

Savaş sonrası dönemde Paris’te okuyordunuz, 60’lı yıllarda New York’taydınız. Sosyal hareketler, Avangard sanat, Beat kuşağı gibi birçok hareketin tam da merkezindeydiniz. Siz bunlardan nasıl etkilendiniz, çalışmalarınız üzerinde etkisi oldu mu?

Ben o zaman can derdindeyim, resimle hayatımı kazanmaya çalışıyorum. Diplomatlıktan ayrılınca dünyanın ne olduğunu anlamışım. Tek kuruşunuz yok, ev kirasını ödeyemiyorsunuz, ekmeğinizi alamıyorsunuz. New York’taki sosyal hareketleri, dünya politikasını, ekonomiyi takip ediyorum tabii ama can derdinde olunca onları düşünmüyorsunuz. O zaman ben iki tane suluboya satıp ev kirası ödeme derdindeyim. Ev kirasını altı ay verememişim, cebimde metro için on beş cent yok mesela. Böyle çok sıkıntılı günler geçti ve uzun süre devam etti.

Çalışmalarınızda politik içerikli yazılar, işaretler yer alsa da siz politik bir duruştan, belli bir siyaseti vurgulamaktan uzak duruyorsunuz. Bu bilinçli bir tercih mi?

Şimdi bilgisayarlardan dolayı basılı bir yazı kalmıyor ama o zaman duvarlar korkunç zengindi. Çünkü bütün seçim, politika, sinema, tiyatro afişleri oradaydı. Duvarlar harika bir kaynaktı. Cumhuriyetçi, Demokrat, iktidar, muhalefet olsun, benim için hiç fark etmez, hepsi benim malzemem.  Hiçbir zaman politikada aktif olmadım ve katiyen çalışmalarıma yansıtmadım. Ben graffiticilerin peşinde de değilim mesela, sadece sıradan halkın peşindeyim. Halk ise en yakınına bile söyleyemediği hislerini duvara yazıyor. Hocasına kızmış, bir kızı sevmiş, bir lidere sinirlenmiş onu yazmış. Politikanın, siyasetin peşinde değilim, beni sıradan halk ilgilendiriyor. Zaten ya sanatçı olursunuz ya da politikacı, iki sandalyeye birden oturamazsınız. Fransa’da doktora yaptıktan sonra ,  ‘60 darbesinin ardından yeni partiler kurulurken bana da siyasete atılmamı teklif ettiler. Ama ben sanatçı olmaya karar vermiştim. Zaten bana kalırsa ‘60 darbesi Türkiye’yi mahveden olayların anasıdır, ‘60 darbesi olmasaydı hiçbir şey olmazdı, seçimle gelen adamları astılar. Ya resmini asarlar ya seni asarlar zaten, öyle bir memleket burası.

İstanbul Modern’deki serginizde son 50 yılın duvarlarından bir kesit görüyoruz. Siz bu süre içindeki dönüşüme de tanıklık eden kişi olarak, ne söyleyebilirsiniz?

Tabii sergilen çalışmalar işin sanatsal boyutu ama onun haricinde ben 114 ülke, 500’den fazla şehir dolaştım. Bende 40.000 slayt var, bu duvarlar üzerine dünyadaki tek arşiv. 60’larda fotoğraf makinesi alacak param yoktu ama ‘74 senesinden sonra duvarları bir nevi arşiv işlevi görecek şekilde kaydettim. Ben başladığım zaman ne AIDS vardı, ne Afganistan savaşı. Stalin’ler, Kruşçev’ler vardı zamanında ama her şey değişiyor ve bu değişimi duvarlarda görüyoruz. Bu kadar şehir gezince fakir ve zengin arasındaki eşitsizliğin nasıl uçurum haline geldiği fark ediliyor. Bunun sonucunda tabii isyanlar çıkıyor. Ben dünya politikasını çok iyi takip ederim, tabii benim de kendi görüşlerim vardır ama hiçbir zaman açık olarak bir ideolojinin veya partinin taraftarı olmadım. Her zaman demokrasi ve hürriyetin savunucusu oldum, bilhassa fakir memleketleri gördükten sonra. 

Berlin Duvarı, Gazze Şeridi gibi önemli duvarların yapılışına, yıkılışına ve Amerika’da 11 Eylül’e tanıklık ettiniz. Bunların duvarlara yansıması nasıl oldu?

Bunların hepsinin fotoğrafını çektim, bende bu konularda binlerce doküman var. Lehte aleyhte ne görürsem çektim. Mesela Berlin Duvarı’na Batı’dan baktığınız zaman bol bol graffiti vardır ama yine asıl halkın duvarlara yazdığı benim için önemli. Berlin duvarına bütün yazılanlar aşağı yukarı politik. Ama Doğu Berlin’den baktığınız zaman duvar tertemiz, hiçbir şey yok çünkü duvara yanaşamıyorsunuz mayınlar var. 11 Eylül’den sonra ise terörizm Amerika’da tam anlamıyla hissedilmeye başlandı ve hala da devam ediyor. 60’lardan beri duvarlara yapılan çizimler sürekli değişiyor ama 11 Eylül’den sonra da çok değişti.

Duvarlar, bir yandan kapanma, iktidar ve sınır gibi işlevlerle bir güç sembolü iken diğer yandan bunun siyasi amaçlarla dönüştürülmesiyle amacından saptırılmış toplumsal bir dışavurum, kamusal bir ifade alanı olarak karşımıza çıkıyor. Duvarları bu şekilde okuyabilir miyiz?

Bu duvarların dönüştürme gücü sadece demokratik ülkelerde mümkün olabilir. Berlin duvarının Batı tarafının yazılarla dolu ama Doğu tarafının bomboş olması gibi. Aynı şekilde Gazze şeridinin Filistin kısmı yazı dolu ama İsrail kısmında öyle büyük bir zenginlik yok. Bir de tabii ağlama duvarı gibi dini duvarlar var, onlara bir şey yazılmıyor. Meksika Amerika arasındaki sınıra yazılıyor yine tabii. Ama diktatörlükle veya çok katı rejimlerle yönetilen ülkelerin duvarları bomboş. Mesela cuntanın hâkim olduğu Brezilya’ya gittim ama her yer çok temiz, sokaklar bile çok temiz. O zaman mecburen polisin giremediği, favela denilen mahallelere giriyorsunuz, orda da sizi öldürebilirler, makinenizi çalabilirler, risk alıyorsunuz. Askerlerin olduğu zamanda Myanmar’a gittim. Mesela orada da yıkık yerlerde bir şeyler yazdığını hissediyorsunuz ve görüyorsunuz ki yıkılmış evlerin içindeki duvarlara yazmışlar. Ben artık bir nevi av köpeği gibiyim, duvarların karşıma nerede çıkacağını hissediyorum 50 seneden sonra (gülerek). Mesela Küba’ya Havana’ya gittim. O zamanlar da mali durum çok kötüydü oralarda, ama duvarlar bomboştu, dört gün dolaştım hiçbir şey bulamadım. Tabii duvarlarda büyük afişler, Castro’nun resimleri, resmi sloganlar var ama hep devlete ait. Derken ufacık bir sokağa girdim ve orada altın madenini buldum. Sırf o duvar benim Havana’ya gitmeme değdi. Meksika Zapata’dan beri hep asidir zaten, o yüzden duvarları da çok zengin. Tabii benim de bazen saflığım oluyor, Monte Carlo’ya gittim mesela; orada kumar oynamaya gelen zenginler, playboylar var, üniversite yok, maddi sorunlar yok, yazı da yok tabii.

 

Artık duvarların önü billboardlarla kapanıyor, kamunun gözünün önündeki her boş duvarın üstü reklamlarla örtülüyor. Ya da elektrik trafolarının üstü belediye tarafından ressamlara boyatılır, bunlar da içerik olarak zararsız manzara resimleridir çoğunlukla. Ülkenin yönetim biçimi, hayat tarzının duvarlardaki yansımasından bahsedebiliriz herhâlde. Duvarlar şehir hakkında ne söyleyebilir bize?

Ekonomik olarak iyi kesimin burjuvazinin yaşadığı yerlere bakarsanız, bir şey bulamazsınız. Tabii Nişantaşı, Bağdat Caddesi başkadır, Dolapdere’ye indiğinde başka. Duvarlara bakarak bir toplumun sosyal, ekonomik, politik yapısını anlayabilirsiniz. Duvarlar bir toplumun aynasıdır.

Sınıfsal bir farka mı işaret ediyor?

Üzeri yazılı duvarlar daha çok gecekondu mahalleleridir, oradaki halk hislerini, ekonomik ihtiyaçlarını duyuramadığı için duvarlara yazıyor.  O şunu seviyor yazıyor, kalpler yapıyor. Kendini ve hislerini duvarlarda ifade ediyor.

Coğrafyalar arasında birbirine benzeyen şehirler var mı?

Ortak semboller var daha çok; kalp, özgürlük işareti, kadın-erkek işaretleri... Bunlar her yerde aynı. Che Guevera dünyada en çok resmi çizilen kişi bence. Meksika’daki bir desenin aynısını İstanbul’da da görebiliyorsunuz. Dünyadaki duvarların birbirine benzemesinin nedeni alt sınıftaki insanların dertlerinin ve ifade şekillerinin benzemesi aslında. Duvarların birbirine benzemesi kültürlerin benzemesinden çok sınıfsal benzerliklerden kaynaklanıyor.

Unutamadığımız bir duvar görüntüsü var mı ya da en etkilendiğiniz bir tanesi?

Binlerce var, bu sergide gördüğünüz tablolar bir duvar değil, belki yüzlerce duvardan izler taşıyor.

Tam da bu konuya gelirsek, çalışmalarınızın çoğunun bir fotoğrafı bulunuyor, duvarlardan malzeme afiş, poster parçaları topluyorsunuz. Teknik olarak oldukça gerçekçi bir tarzda çalışıyorsunuz ancak ortaya çıkan bu kompozisyonların gördüğünüz duvarların bire bir kopyaları olup olmadığı konusu belirsiz kalıyor. Bunlar ne kadar gerçek ne kadar kurgu?

Belki on tane duvardan bir kompozisyon çıkartıyorum. Benim resimlerimin en önemli özelliği gerçekçi ve soyut olanı birleştirmesidir. Duvarların kendisi doğası gereği gerçekçidir zaten ama ortaya çıkan sonuç soyut oluyor. Kafamdaki duvar görüntülerinin eskizini yaptığım zaman ortaya bambaşka bir kompozisyon çıkıyor, ilk bakışta bu soyut gibi gözüküyor ama detaylı baktığınızda muazzam bir gerçekçilik var.

Kent duvarlarında oluşan kompozisyonlar zamanla katmanlaşarak rastlantısal bir şekilde ortaya çıkarken, sizin çalışmalarınızda belgesel veya antropolojik denebilecek bir yaklaşım, teknik beceri ve gerçekçilik fark ediliyor. Çalışmalarınızda bu rastlantısallıktan uzak duruyorsunuz sanki. Bu resimler bir tür belgesel niteliği taşıyor mu?

Benim fotoğraflarımın dünyada eşi yok. Fransa, Almanya ve Amerika’da yayınlanan kitaplarım var, Türkiye’ye gelmiyor bunlar. Fotoğraflarımın eşi yok diyorum, çünkü o zamanın duvarları artık yerlerinde değiller. En son Avrupa’ya gittiğimde, o duvarların yerine gökdelenler yapıldığını gördüm. Resimlerimde farklı duvarlardan kafamda birleştirdiklerimden bir duvar yaratıyorum ama yine de bir belgesel niteliği taşıyor. Kapılar ve pencereler de öyle.

Kapı ve pencerelerin hepsinin üzerinde neden kilit var?

O kapılar da Bebek’teki yalıların kapıları değil yine sosyal ve ekonomik bakımdan alt sınıflara ait evlerin veya terkedilmiş binaların kapıları. Yine sınıfsal bir konumu gösteriyorlar. Bu yüzden çoğunun üzerinde asma kilitler var.

Çalışmalarınızda içerik ve teknik arasında nasıl bir bağ kurguluyorsunuz?

Eğer o duvarda yapıştırılmış çok afiş varsa, o zaman resim kolaj ağırlıklı oluyor. Benim her resmimde kolaj var çünkü genelde afiş olmayan duvar yok. Bazılarında graffiti daha ağır basıyor o zaman teknik de değişiyor. Çerçeveli serimi de, GREGO’ları da duvarlarda gördüm. Duvarlarda olmayan bir şey yok ama belki küçücük gördüm belki de zihnimde birleştirdim.

Hücum ve Kurdeleler serileriyle birlikte biçimsel bir değişikliğin de dönüm noktasına geliyoruz. Yazılar, yüzler, afişler bu serilerde yerini soyut figürlere bırakırken, göz yanılsamaları, gölge kullanımlarıyla teknik daha ön plana çıkıyor. Bu dönüşümden bahsedebilir misiniz? Nasıl bir süreç söz konusu?

Onlar da duvar ama teknik olarak diğerlerinden ayrılıyor. Duvar bir kağıt gibi yırtılmış gözüküyor ama kolaj kullanmıyorum,  orada önemli olan ışık ve gölge. Kolaj veya karışık teknik olmayan tek serim Kurdeleler. Bunlar için ilk önce bir maket yaptıktan sonra terasa çıkıp güzel bir gölge oluşmasını bekliyorum. Bazıları bunları Arap kaligrafisine benzetiyor, bu çok doğal çünkü en güzel gölgeler Japon ve Arap kaligrafisinde vardır. Ben onları gölge olarak yapıyorum ama baktığınız zaman kaligrafi gibi de duruyor.

Pek sokak sanatçılarıyla ilgilenmiyorsunuz sanırım ama sokak sanatçıları artık anonimlikten uzaklaşıyor, onları artık galerilerde, müzelerde görmek mümkün. Çalışmalarını takip ettiğiniz, beğendiğiniz bir sokak sanatçısı var mı? Veya sokaklarda izini takip ettiğiniz bir sanatçı oldu mu?

Onlar bence duvar boyayan ressamlar, Venedik Bienali’nde bile gösterildi, onlar profesyonel olduğu için hiç ilgimi çekmiyor, altına imzasını atıyor, galeriler parayla işlerini satıyor veya sipariş üzerine duvar boyuyorlar. Ben 50 senede duvara yazan sadece iki kişi gördüm, onlar da yüzlerini göstermediler. Görünmek istemedikleri için duvara yazıyorlar zaten.

Sokaklardan biraz müzeye gelirsek, Doğançay Müzesi’ni kurma fikri nereden geldi? Bu müzenin amacı nedir?

Ben Anadolu’yu çok iyi bilirim, turizm genel müdürlüğü yaptığım için çok dolaştım. Türkiye’de çocuklar çalıştırıldığı veya aileye yardım etmeleri gerektiği için eğitimsiz kalıyorlar. Bunun için ilk önce okul açmayı düşündüm ama mali bakımdan imkân yoktu. Sonra şimdiki müze binası olan yarım bir binayı aldım, resim karşılığı mimarisini, içini yaptırıp müze haline getirdik. Fransızların bir lafı vardır, “istemek yapmaktır” derler. Benim de öyle oldu.  Ama asıl amacım çocuklara eğitim vermek değil, çocukları kültür ve sanatla yetiştirmek aslında, çünkü bir insan eğitimli olabilir ama kültürlü olmak başka bir şey. Biz de müze daha bitmeden civardaki okullara mektup gönderdik, sanatın her alanına kabiliyeti olan gençleri müzeye gönderin, dedik. Çocuklar hayatlarında bırakın müzeyi, resim bile görmemişler.  Ben onlara anlatıyorum, sorular soruyoruz. Sonra yedi sene önce İstanbul içinde bir resim yarışması açtık, sponsorlar bulup çocuklara yarışma ödülü olarak bilgisayar hediye ettik. Şu an yarışmaya 1542 okuldan 7000 eser geliyor. Öğretmenlerden oluşan bir ön jürimiz var onlar 500-600 taneye indiriyor, sonra esas jürimiz Adnan Çoker, Güngör Taner, Yahşi Baraz ve ben bunların arasından seçmeye çalışıyoruz. Her çocuk güzel resim yapar. Karar vermek çok zor oluyor, hatta aramızda münakaşalar çıkıyor. Ama bu yarışma hiçbir gazetede yer bulmuyor ne yazık ki, ilan da veremiyoruz. Ben dört sene önce basının dikkatini çekmek için, sansasyon yaratacak bir yol bulmaya çalıştım. Kazananları Paris’e göndermeye karar verdim. Yarışmayı iki kız kazandı, daha önce Fatih’ten dışarı çıkmamışlardı ama bir hafta Paris’e gittiler, oradaki müzeleri gezdiler, kızların hayatı değişti. Bunu da haber yapmaları için bütün gazetelere haber verdim, yanlarına bir de gazeteci verdik ki, fotoğraflarını çeksin, kaydetsin. Ben bunun sansasyon olmasını beklerken, neredeyse hiç haber olmadı. Sonraki sene yine iki kız kazandı, onlar da Londra’ya gittiler, bütün müzeleri, şehri gezdiler.

Bu kadar sosyal projenin yanında Burhan Doğançay adının en çok geçtiği konu tablonun satışı oldu. Satışlar konusunda ne düşünüyorsunuz ve sizin isminiz üzerinden anılan çağdaş sanattaki bu patlamayı neye bağlıyorsunuz?

Türkiye’nin kafasındaki tek şey para ve zengin olmak olduğu için bunların haber olması doğal tabii. Tam 65 gazetenin manşetinde çıktı, kimse tabii içeriğine bakmadı, ne kadara satıldığı önemliydi. Ama onun da Türk resmine büyük katkısı oldu çünkü Türkiye’nin yurtdışında resim piyasasında yer alması için burada fiyatların artması lazım, diğer memleketlerde olduğu gibi. Çin’de 3-4 tane ressamın fiyatlarını 2-3 milyon dolara çıkardılar, şimdi Çin resmi 10 milyon dolara satılıyor. Bu durum sadece beni değil, tüm sanatçıları etkileyen bir durum. Bizim fiyatlar hala İran, Mısır, Kuzey Afrika, Hindistan sanatına göre nal topluyor.

Halil Altındere videosunda Yahşi Baraz’ın başına sizin tablonuzu geçirdi. Bunun parçası olmak bir sembole dönüşmek rahatsız edici bir şey mi?

Ben görmedim ama söylediler. Biz birbirimizi sevmeyen bir toplumuz. Bir gün bir kitap yazarsam, başlığını şöyle koyacağım; “Biz birbirimizi sevmediğimiz müddetçe, birimizin başarısı en yakın arkadaşını üzdüğü müddetçe, amasız konuşmasını öğrenmediğimiz müddetçe bir halt olamayız.” Bu tablo satıldıktan sonra arkadan konuşulanları ben yeni yeni öğreniyorum. Ben bunlarla hiç ilgilenmem bile, bana söylediklerinde “ne yapalım” diyorum, “meyve veren ağacı taşlarlar”. Zaten o işin de daha önce yapıldığını söylediler. Ben Yahşi Baraz’ın kendisinin de videoda oynadığını bilmiyordum. Ben Yahşi’yle 16 sene çalıştım, ben Amerika’dayken o benim resimlerimi satıyordu ama bunu bilemiyorum. 

Keys, 1990

Symphony in Blue, 1987

Early New York Subway Wall, 1969

Keys, 1990

1/6