Farksızlığın İzinde Şiddet

Bauman’da “Yabancı” Kavramı ve Azınlıklar  

*Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemler Yüksek Lisans, 2008

Modern düşünce her zaman tüm insanların eşit olduğu, farklılıkların ortadan kalktığı bir dünya hayal etti. Çünkü her türlü farklılık insanlar arasında çatışmaya, dolayısıyla şiddete yol açacaktı. Modernleşmenin bir sonucu olarak farklı kültürler bir arada yaşamayı reddedip, imparatorlukları yıktılar ve ulus devletler kurdular. Bu bağlamda teorik açıdan artık uluslaşmış hiçbir ülkenin, farklılıklara dair sorunlarının olmaması lazım gelirdi ama sonuç pek de düşünüldüğü gibi olmadı, sistem hep kendi ötekilerini yaratmaya devam etti.

 

Oysa ki moderniteden çok uzak olan arkaik toplumlarda farklılık, şiddeti engellemenin ilk şartıydı. Zira farklılıklar her açıdan bir denge unsuru sayılırdı. Yunan tragedyasında ve ilkel dinlerde şiddete yönelik kargaşanın temeli farklılık değil, farklılıkların yitirilmesiydi. Girard’a göre: “Bu aynılaşma insanları her tür ayırt edici nitelikten, her tür kimlikten yoksun bırakan bir çatışmanın içine atar. Öte yandan farklılığın olduğu yerde her zaman temiz ve kirli bellidir, bu fark yitirildiğinde artık arınma olanağı kalmamıştır yani kirli, bulaşıcı dolayısıyla karşılıklı olan  şiddet tüm topluluğa yayılır”[1].  Bu farklılık isteminin diğer bir temeli de “mimetik” yani aynılaşma arzusuna dayanır. Arzu özgürdür ama özünde bir aynılaşma niteliği taşır. Arzuların bir nesne üzerinde birleşmesi çatışma ve şiddet doğurur. Bir zaman sonra nesnenin arzusallığı kaybolsa dahi geriye sadece şiddet kalır. Bu kaostan kurtulmanın yolu ya kan davası  vendetta’dır ya da kurban vermektir ama farklılıkların kalmadığı bir noktada kurban mekanizması da işlevini yitirir ve bu durum kısır döngüsel olarak şiddeti devam ettirir.

 

 Brezilya’da Santa Katarina eyaletinde yaşayan Kaingang (Botocudo) yerlileri, devlet tarafından rezervlere yerleştirilmiş ve bu yaşam değişikliğinin etkilerine yeni maruz kalmaya başlayan bir topluluk. Bu rezervlerde yerlilerle beraber yaşayan Jules Henry’nin Jungle People adlı kitabında belirttiği üzere aileler arasında çok ciddi boyutlarda kan davası mevcut. Ama geriye dönük bir araştırma yapıldığında Kaingang yerlilerinin rezervlere yerleşmeden önce kendi içinde son derece uzlaşmacı ve barışçıl bir topluluk olduğu biliniyor. “Bu bölgeye yerleşmelerinin ardından aynı gruptan insanlar artık şiddetlerini dışarıdaki düşmanlarda, “ötekiler”de, “farklı olanlar”da yoğunlaştıramayıp birbirlerine yöneltmeye başlamaktadırlar”.[2] Kapalı bir gruba giren şiddet ise, açık grupların tersine, çoğu zaman kısır döngüsel bir yıkıma dönüşmektedir.

 

Freud’un da Uygarlığın Huzursuzluğu  adlı kitabında belirttiği gibi insanların içinde her zaman bir şiddet dürtüsü mevcuttur. Biz ne kadar benzerlerimizle beraber olmak isteyip “öteki”lerle aramıza sınır çekmek istersek isteyelim, bu sefer de içimizdeki şiddeti bizim aramıza sızmış olan “yabancı”lara yönelteceğiz. Yabancılar, Zygmunt Bauman’ın bahsettiği bir kavramdır, yabancıların kim olduklarını anlamak için ilk önce Bauman’ın “biz ve onlar” ayrımına değinmek gerekir.

 

“Onlar”, “biz”in varolabilmesi için gerekli olandır. Onlar, tüm ait olmayı istemediğim grup ve gruplardır, onlara ait hiçbir şey bize ait olamaz. “Biz ve onlar” ancak birlikte karşılıklı çatışma içinde anlaşabiliriz. Ben kendi iç grubumu ancak belli bir öteki grubu “onlar” olarak gördüğüm için “biz” olarak görürüm”. Bu tutarlılığı inanılır kılan tek şey uzlaşmazlıktır.[3]  “Dış grup iç grubun hayali zıttıdır ve iç grubun öz kimliği, tutarlılığı, kendi içindeki dayanışması ve duygusal güvenliği için ona ihtiyacı vardır.”[4]

 

Aile kavramı “biz”e ideal bir örnektir. Milliyetçi söylevlerde “ana vatanımız”, “atalarımızın toprağı”, hitap ederken “kardeşler” ve “bacılar” gibi söylemler çok sık kullanılmaktadır[5]. Bauman’a göre asıl sorun; sınıf, toplumsal cinsiyet ve millet gibi ikinci iç grup kategorisi sayılabilecek örnekleri aynı ailemiz gibi görmek ve onlardan da aynı birlik duygusunu beklememizdir. Oysa ki bu birlikler genellikle onları biz olarak görenlerin kafasında kurulan hayali cemaatlerdir. Bu cemaatler kavga etmemeli, benzerliklerini yücelterek beraber hareket etmelidirler. Aksi taktirde bize hıyanet eden, sırtımızdan bıçaklayan vatan hainleri ilan edilirler. “Onlar” biz’i eleştirebilir, buna karşılık onlara gereken cevap verilir. Halbuki bizden birinin bizi eleştirmesi veya sorgulaması kabul edilemez.  Kişi ya özgürlük savaşçısıdır ya da teröristtir, yapılan eylem ya devrimdir ya da isyandır, arası artık mümkün değildir.

 

Bauman’da yabancı kavramı “onlar”dan farklıdır. “Yabancılar” bizim çektiğimiz duvarları, tüm o muhafaza edilen sınırları ihlal ederler. Zıtlıkların geçerliliğini hiçe sayarlar, karşıtlıkların doğal öz niteliğini yalancı çıkarırlar, keyfiliklerini açığa vururlar. Yabancılar bildiktirler, bizim görüş alanımıza girerler. Yabancılara istesek de istemesek de maruz kalırız. Onlar çektiğimiz sınırların her iki tarafındaki “gri alan”lardır. Ne düşman, ne dost ya da hem düşman hem dostturlar. Halbuki sınırlarımız kesin değilse öğrendiğimiz tüm davranış biçimleri hükmünü yitirecektir[6]. Yabancılar arkaikteki belirsizliğin lanetini içlerinde taşırlar, çünkü bulanıktırlar.   

 

Türkiye örneğini ele alacak olursak, misak-i milli sınırlarının çizilmesiyle biz de kendi hayali cemaatimizi yapılandırmaya başladık. Bir ulus olmanın koşulu olarak Atatürk, Afet İnan’a yazdırdığı ve daha sonra yurt bilgisi kitaplarında yer alan ulus tanımının içinde; siyasi varlıkta birlik, dil birliği, yurt birliği, ırk ve menşe birliği, tarihi karabet ve ahlaki karabet yer alıyordu[7]. Bu sınırlar içinde kalan tebaalar o güne dek bizimle birlik yaptığı ölçüde biz’den sayıldı. Kürtler, Lazlar, Çerkezler hatta Hristiyan olmasına rağmen Nasturiler, Keldaniler ve Asuriler önceki kimlikleri yok sayılıp bundan böyle Türk’tüler. Ama savaş sırasında bizimle iş birliği yapmayan gayrimüslimler tabii ki de Türk sayılamazdı çünkü onlar bizden biriyken, millet-i sadıkayken bize ihanet edenlerdi. “Bir milliyetçi veya parti militanı için hiçbir düşman karşı tarafa geçen ya da onu suçlamakta yeteri kadar ileri gitmeyen “içimizdeki düşman”dan daha aşağılık ve iğrenç değildi”[8]. Ve bu yüzden belki de I. Dünya savaşında bize ihanet eden Ermeniler yada Rumlar kadar çok emperyalist güç öldürmedik. Sonuç olarak Türk uluslaşma döneminin henüz başındayken kendi “yabancılar”ımızı yaratmış bulunuyorduk.  

 

Bir cemaatin yeterince güçlü olabilmesi için doğal olarak kurulmuş, daima var olan ve insan gücünün üzerinde, ne seçilebilen ne reddedilebilen karakterde olmalıdır. Onları bağlayan manevi birlik; ırk, ortak kan, toprak, ortak geçmiş, kutsal bir dava yada dindir. “Cemaat, ancak ondan bahsedilmediği sürece bizim inandığımız şey, “doğal” birlik, olacaktır. İnançları paylaşma tartışılmadığı ve böylece meydan okumadan kaldığı müddetçe doğal olarak ortaya çıkar”.[9]  İşte azınlıklar bizim içinde bulunduğumuz bu mutlak düzeni sorgularlar, soru sorarlar ve bizler çoğu zaman cevap veremeyiz. Ülkemizin bütünlüğünü ve aylak huzurunu bozmasınlar diye yasalar çıkartırız, onları vatana hakaretten yargılarız, yetmezse adam tutar vurdurturuz. Ama onlar soru sormasalar, bize benzemeye çalışsalar dahi bizi taklit ederken bizim zayıf yanlarımıza ayna tutarlar, bizi karikatürize ederler. İşte bu yüzden onları olabildiğince görüş alanımızdan uzak tutmak isteriz.

 

Azınlıkları etkisiz hale getirmenin bir çok yöntem vardır. Claude Levi-Strauss’a göre bunun için iki temel strateji söz konusudur. “Biri antropofajik’tir: yabancıları yutarak ve ardından da bunları metabolik olarak kişinin kendisinden ayırt edilemez bir doku haline dönüştürerek yok etmek.” Yani asimilasyon stratejisiydi. “Diğeri ise antropoemik’tir: yabancıları kusmak, düzenli dünyanın sınırları dışına sürmek, bunların içerdekilerle olan tüm iletişimlerini kesmek”. [10]

 

Türk uluslaşma sürecinde yabancılara yönelik uygulamalar ilk önce antropoemik politikalar ile başlamıştır. Bu yabancıları kusma politikasını fiziksel ve manevi ayrılık olarak ikiye ayırmak mümkündür. Fiziksel ayrılığın bir parçası olarak, artık beraber yaşamanın istenmediği veya imkansız görüldüğü milletler, yeni yaratılmaya çalışılan Türk milletinden uzaklaştırılmış, misak-i milli sınırları dışına sürülmüşlerdir. Daha savaş devam ederken, nedeni anlaşılabilir ancak yöntemi kabul edilemeyecek şekilde, Ermeni halkının suçlu veya masum demeden sınır dışı edilmesi onları cezalandırmadan ziyade memleketi “onlar”dan temizleme amacı taşımaktadır. Çünkü bu cemaatte bizden olmayan herkes artık diğerleridir, bu süreçte tarafsız kalmak bile günahtır. Keza Rumlar da, Kurtuluş savaşından sonra bir milyon kadar Rum’un ülkeyi terk etmesine rağmen, 1923’de iki ülkenin ortak kararıyla mübadeleye tabi tutuldular. Mübadelenin temel koşulu dil değil dindi, bu vesileyle Osmanlı zamanında da bir sorun olan Karamanlar da Rum olmamalarına rağmen mübadeleye dahil oldular[11]. Zorunlu göç, sadece cumhuriyet döneminin ilk yıllarıyla sınırlı kalmadı, 1984-1990 yılları arasında bu seferde Güney Doğu Anadolu bölgesindeki Kürtler yerlerinden ediliyordu. TBMM Araştırma Komisyonu’nun 1998 tarihli raporuna göre, göçün nedenleri şunlardı: “(a) Mera yasağı ve operasyon/çatışma ortamı yüzünden hayvancılık ve tarımın çökmesi; korucu olan köylere PKK tarafından baskı uygulanması; güvenlik güçlerinin koruculuğu kabul etmeyen köylere kuşkuyla yaklaşarak askeri operasyonları bu köylerde yoğunlaştırması ve sonuçta bütün bu nedenlerle insanların köylerini terk etmesi; (b) PKK’nın, koruculuğu kabul eden bazı köy ve mezraları boşaltması; (c) Koruculuğu reddeden, güvenliği sağlanamayan veya PKK’ya yardım ettiği düşünülen köylerin güvenlik birimlerince boşaltılması”ydı[12]. Devlet, burada yaşayanların çatışmalarda iki ateş arasında kalmalarını ve bu insanların PKK ile işbirliği yapmasını engellemek için OHAL raporlarına göre Ocak 2006 tarihi itibariyle 945 köy ve 2.021 mezrada 358.335 kişiyi zorunlu göçe tabi tutmuştur. Bu rakam, abartılı olmakla beraber,  yerli ve yabancı STK’lar arasında 1 ile 3-4 milyon arasında değişmektedir. Zorunlu göçe tabi edildikten sonra, Kürtler için artık manevi ayrılık dönemi başlamıştır. Buralarda onlara iş verilmemesi için valilikten (Konya Valisi Necati Çetinkaya) müteahhitlere duyuru yapılmış, polisler evlerin kiraya verilmemesi için anonslar yapmış, PKK ile iletişime geçmesinler diye evlerine telefon bağlanmamıştır. Halk eskiden sadece iş için gelen Kürtlerin şehir meydanında “görünür” olmalarından rahatsız olmuş, çocukları okullarda dayak yemiş, Çanakkale Bayramiç’te bir Kürt vatandaş, eşeğe tecavüz ettiği iddiasıyla vurularak öldürülmüştür[13]. Bu ve buna benzer örneklerle görüldüğü gibi, milletin bütünlüğünü bozabilecek her türlü “yabancı” önlem veya ceza amacıyla etkisizleştirilmeye çalışılmıştır.  

 

Öte yandan, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren antropofajik strateji yani Türkleştirme politikaları güdülmeye başlanmıştır. Şeyh Sait isyanından sonra Türkleştirme konusunda duyarlılık artmış ve İsmet Paşa Türk Ocakları kurultayında hissettiği bu zorunluluğu şu sözlerle ifade etmiştir: “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anâsırı kesip atacağız.” Böylelikle artık azınlıklar için bir “yaşam projesi” inşası başlamış bulunuyordu. “Modern proje, bireyi devraldıkları kimlikten kurtarmayı amaçlıyordu”.  Ama bu katı ve sabit bir kimliğe alınan bir tavır değil, bilakis aynı şekilde yeni bir sabit kimlik yaratma projesiydi. “Bir proje olarak bireysel yaşam ve bir proje olarak toplumsal düzen arasında vazgeçilmez bir bağ vardı.”. Bireyin tüm özgür seçimleri bu fırsatlar kümesiyle sınırlı olmalıydı ki hiçbir zaman mikro hareketler makro düzeni bozamasın ve bir ortalama yaşam süresi, kurumların ölümsüzlüğü karşısındaki acziyetini hissedebilsin[14].      

 

Türkleştirme çalışmaları eğitim, dil ve iktisadi alanlarda hemen kendini göstermiştir. Bu aslında Türkler tarafından geç kalınmış bir girişimdir zira gayrimüslim okullarında ulusçuluk ideolojisinin yaygınlaşması 18., 19. yüzyıla dayanmaktadır. Türklerin bu konudaki ilk çabaları 1876 Kanun-i Esasî’de resmi dilin Türkçe olmasıyla başlar ve eğitim alanında ilk ciddi adımlar Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla atılır. Böylelikle Türkçe dersi azınlık okullarında zorunlu tutulur ayrıca Türkçe, Türk Tarihi, Türk Coğrafyası derslerini verecek öğretmenlerin bakanlıkça tespitini öngörür. Dolayısıyla sonrasında birçok azınlık mensubu öğretmenin görevlerinden alınması söz konusu olur. Dini propaganda yapıldığı iddiasıyla birçok okul kapatılır, denetimler  son derece arttırılır[15].

 

Öte yandan azınlık vatandaşların Türkçe bilmemesi veya bildiği halde konuşmaması devlet tarafından bir itaatsizlik ve başkaldırı olarak görülmektedir. Kamuoyunda azınlıkların sokakta Türkçe konuşmaları konusunda ciddi bir mutabakat vardır ve konuşmayanların para cezasına çarptırılması için kanun teklifleri meclise sunulur. Yabancı dildeki tabelalar Türk Ocakları tarafından indirilmekte, bildiriler yayınlanmaktadır. Bu sırada en büyük sorun Yahudilerle yaşanır; Türkiye’de yaşayan Yahudiler etnik dilleri sayılan İbranice’yi bilmediklerinden öğretim dili olarak Fransızcayı seçerler. Fakat bu seçim yüzünden ekmek yedikleri vatana karşı nankörlükle suçlanırlar ve kısa bir süre sonra da Türkçeye dönerler. Tam bu dönemde Abdülhamit’in eski emir subayı Osman Ratıp Bey’in, 22 yaşındaki Musevi Elza Niyego adlı kızı karşılıksız aşkından dolayı öldürmesi ve hafif bir ceza alması Yahudiler arasında infial yaratır. Çıkan olaylar sonrasında Yahudi cemaatinden 9 kişi göz altına alınıp, Türklüğü tahkir suçundan yargılanırlar. Yargı süreci sırasında Yahudilerden, Atatürk heykeli, Yahudiler için Türkçe dil kursları, emniyet müdürünün makam arabası ve çeşitli yardım fonları için para toplanır. Yurtdışındaki Yahudi bankerlerden de kredilerin kesileceği tehdidinin etkisiyle de sanıklar beraat eder. Duruşmayı izleyen Yahudiler “Yaşasın Türk Cumhuriyeti, yaşasın Türk adaleti” diye haykırmaktadır. Fakat bu olayın etkileri uzun sürer; o sırada sadece Rumlara ve Ermenilere uygulana yurt içinde serbest dolaşım yasağı Yahudilere de getirilir. Daha sonra Yahudilerin yaz aylarında Kilyos, Yakacık, Polenezköydeki yazlıklarına gitmelerine izin verilir, daha sonra da Bursa ve İzmit’e kadar uzatılır[16]. Elza Niyego davasının ardından “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarıyla devletin dil konusundaki yaptırımı, basının ve halkın yoğun desteğiyle giderek artar. Bütün bu olaylar aslında cumhuriyet döneminin millet-i sadıkası olarak görülen Yahudilerle bile ilişkilerin ne kadar gergin olduğunu göstermektedir. Zira Rumlar ve Ermeniler gittikten sonra Türklerin ticaretteki tek rakibi artık onlardır.

 

Manevi ayrılığı, maddi ayrılık takip etmektedir. II. Dünya savaşı savunması dolayısıyla ordu masrafları neden gösterilerek tüm tüccarlardan alınmak üzere Varlık Vergisi Kanunu çıkartılır. Vergi mükellefleri Müslüman, Gayrimüslim ve Ecnebi olarak 3 gruba ayrılmaktadır. Vergilendirme oldukça adildir: Müslüman mükelleflerden birçoğu az vergilendirildiği için  şaşırıp kurban keserken, azınlık vatandaşları ödeyemeyeceği miktarda vergilerden dolayı Aşkale’ye taş kırmaya gitmektedirler[17]. Sonrasında azınlık vakıflarının 1936 yılında verdiği beyanname temel alınarak, 1974 yılına kadar geçen süre zarfında Türk olmayan Tüzel kişilik olarak tanımlanan vakıfların sahip olduğu mallara el konur. Çünkü onlar bu ülkenin vatandaşı olmalarına rağmen Türk değil, “yabancılar”dır.

 

Türkiye’nin yabancılarını göz önünden uzaklaştırmak için hemen hemen her yol denenir: susturmak, kısıtlamak, rahatsız etmek, kovmak, kovmaktan beter etmek, Türkleştirmek, müslümanlaştırmak, sünnileştirmek, konyalılaştırmak, konyalılaştırmamak.... Ama geriye kalanlar için hala denenmedik yollar mevcuttur. Hem de en basiti ve en eskisi: paralarına el koymak. Sahip oldukları tüm yargı, yasama ve yürütme yetkilerini kullanarak resmi bir sahtekarlık düzenlemek, kartları adil dağıtmayıp, yabancıları oyun dışı bırakmak. Tüketici çağının nimetlerini fark eden ileri görüşlü devlet adamları da sonunda yabancılara karşı en etkili silahlarını kullanırlar. İlk önce üretim araçlarına el konur, tüketim dışı bırakılır sonra da suç işlemelerini bekleyip hapse atılır yada hiç beklenmez direkt kürek mahkumu yapılır. Önceleri bariz bir şekilde uygulanan bu mali stratejiler, zamanla sınırlar belirsizleşmeye başlayınca artık yeni toplumsal düzen halini alırlar. Bu öyle bir sistemdir ki temel dinamiği yasalar, yaptırımlar değil sadece tüketimdir. Tüketimin ayartmalarına karşı koymak artık imkansızdır, ama onun nesnelerine sahip olmak zordur. Toplumsal taleplerin yeniden dağıtılma olanağı olmadığından araçlardan yoksun kalan insanlara da tek bir yol kalır: “araçları kullanmadan amaca ulaşmak.”[18] Bunun sonucunda bu kişiler ya başarılı olurlar ve bizden biri olmaya hak kazanırlar ya da hapse veya sefalete mahkum olurlar. Sonunda ya artık yabancı değillerdir ya da “görünür” değillerdir.

 

Halbuki farklılıkların olmadığı, herkesin eşit olduğu bir dünya hayal ederek başlamıştık her şeye. Herkesin kendi milletinden, kanından, kültüründen insanlarla barış içinde yaşama hayalleriydi bunlar. Tüm kavgalarımızı farklı olmamıza bağlayarak, her türlü çeşitlilikten korkar hale gelmiştik. Kendi benzerlerimizle devlet kurmak için toprakları parselleyip yeni devletler kurarken homojen bir halk yaratabileceğimizi zannettik. Ama bu sırada masada yer kapamamış “devletsiz halklar”ı[19] görmezden geldik. Onlar “yeryüzünün posası”, bizim kurduğumuz yeni düzenin “sümüksü” öğeleriydiler. Bize ve bizim kanunlarımızın insafına muhtaçtılar. Onlar bizim içimize sızan ve sınır çizgilerimizi bulanıklaştıran “yabancılar”dı. Bu toprakların gerçek sahipleri olan bizlerin görevi onları olabildiğince az görünür hale getirmek ya da onlardan kurtulmaktı.

 

Belki de son olarak sorulması gereken soru şuydu: Her geçen gün hayali cemaatimizde hayali yabancılar yaratırken, yabancılardan kurtulmak gerçekten mümkün mü?  İçimizde bu hep var olan şiddeti yönlendirecek, içimizdeki kötülükleri yansıtacak, günahlarımızdan arınmak için kurban edecek günah keçilerine ihtiyacımız var. O yüzden ne zaman bir yabancıdan kurtulsak, hemen başka bir yabancı arayışına geçiyoruz. Onlardan birer birer kurtulduğumuzda içinde bulunduğumuz çember de git gide daralıyor. Fark etmeden ufalıyoruz, parça parça oluyoruz. Kurmak istediğimiz güvenli ve sadece bize ait toplumda giderek sıkışıyoruz. Ama içimizdeki şiddet ve yıkım dürtüsü hiçbir zaman dinmiyor. Eğer arkaikteki insanların yücelttiği farklılıkların kutsallığını bir an önce fark edemezsek çemberin içinde “biz bize” kaldığımızda ve “beklenen düşman” gelmediğinde, şiddetimizi kendimize yönlendirmekten başka bir yol kalmayacak. Ve sonuç kaçınılmaz olarak bir “toplumsal intihar”a dönüşecek ve sonunda yok olan “biz”ler olacağız.

 

 

 

KAYNAKÇA

[1] GIRARD, René. Şiddet ve Kutsal, İstanbul, Kanat Kitap, 2003 s: 66

[2] İbid, s: 72

[3] BAUMAN, Zıgmunt. Biz ve Onlar, Sosyolojik Düşünmek,, İstanbul, Ayrıntı Yayınları,1998. S: 52 

[4] Bauman, loc cit

[5] İbid, s: 56

[6] BAUMAN, Zygmunt. Yabancılar, Sosyolojik Düşünmek, Ayrıntı Yayınları, 1998, s: 67

[7] OKUTAN, M.Çağatay. Tek Parti Döneminde Azınlık Politikaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, S:65 

[8] BAUMAN, Yabancılar, Op cit, s: 70

[9] BAUMAN, Zigmunt. Birlikte ve Ayrı, Sosyolojik Düşünmek, Ayrıntı Yayınları, 1998, s:85

[10] BAUMAN, Zigmunt. Yabancıların Yaratımı ve Yok Edilmesi., Postmodernlik ve hoşnutsuzlukları, Ayrıntı Yayınevi, 2000, s: 31

[11] OKUTAN, Op cit, s: 228

[12] “Zorunlu göç” ile Yüzleşmek : Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası, TESEV Yayınları, 2006, S: 69

[13] KILIÇ Şengün, Biz ve onlar Türkiyede Etnik Ayrımcılık, Metis Güncel, 1992, S: 19- 45

[14] BAUMAN, Yabancıların Yaratımı ve Yok Edilmesi, op cit, s: 34

[15] OKUTAN, op cit, s: 168

[16] BALİ, Rıfat N. Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudiliği, Bir Türkleştirme Serüveni,  İletişim Yayınevi, 1999, S: 109-130

[17] OKUTAN, op cit, s: 270-293

[18] BAUMAN, Zygmunt, Tüketici Çağının Yabancıları: Refah Devletinden Hapishaneye, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, 2000, Ayrıntı Yayınevi, S: 53-67

[19] ARENDT, Hannah. Totalitarizm’in Kaynakları 2 Emperyalizm, İletişim Yayınevi, 1998, S: 255