Türk Tarih Tezi ve Ulus Kavramı

*Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemler Yüksek Lisans, 2008

Bir Kavram Olarak Ulus ve Ulusçuluk

Ulus hayali bir kavramdır ve insan yaratısıdır. Dolayısıyla yapılan ulus tanımlamaları da aslında tanımı yapan kişinin veya devletin kendi algısı ve perspektifiyle sınırlıdır. O topraklarda nasıl bir ulus şekillendirilmek isteniyorsa oluşturulacak kalıp da ona göre hazırlanacaktır. Benedict Anderson’a göre; “ulusun üyeleri birbirini tanımayacak, tanışmayacak ve çoğu hakkında bir şey bilmeyeceklerdir ama her birinin zihninde toplamlarının hayali vardır ve hiçbir ulus kendini insanlığın tümü ile örtüşerek hayal etmez”.  Ernest Gellner’in de belirttiği gibi iki insanın kendisini aynı ulusun üyesi olarak görmeleri gerekmektedir. Çünkü ulus sentetik bir kavramdır ve burada önemli olan aynı ulusa mensubiyet hissinin varlığıdır[1]. Bu bağlamda ulusları ortaya çıkaran aslında ulusçuluğun kendisidir. Çünkü ulusçuluk içinde bulunduğu kültürel mirastan istifade eder ve çoğu zaman onu yeniden şekillendirir.  

 

Ulus devletin dağılmamasını sağlayan en önemli harçlardan biri cemaatçiliktir. Bir cemaatin yeterince güçlü olabilmesi için doğal olarak kurulmuş, daima var olan ve insan gücünün üzerinde, ne seçilebilen ne reddedilebilen karakterde olmalıdır. Onları bağlayan manevi birlik; ırk, ortak kan, toprak, ortak geçmiş, kutsal bir dava yada dindir. İnançları paylaşma tartışılmadığı ve böylece meydan okumadan kaldığı müddetçe doğal olarak ortaya çıkar.[2] Ulus, bu tartışılmaz doğallığını ve geçerliliğini koruyabilmek için tarihsel “gerçek”lere ihtiyaç duyar. Bu tarihsel gerçekler, bazen toplulukların unutmuş olduğu eski şanlı günlerini sandıktan çıkartarak, bazen yeni bir  tarih yazarak, bazen de sadece abartılarak yazılır. Amaç,  yurttaşların parçası olmaktan gurur duyacağı, onları birbirine sıkı sıkı bağlayan bir maneviyat, bir gönül birliği yaratmaktır.  

 

Ulus devletin tanımı, o zamanki egemen olan sınıfın eğilimlerine ve ideolojilerine göre değişir. Tabii ki de ulus tanımının içine hangi toplulukların gireceği de aynı hakim güçler tarafından belirlenecektir. Ülkeden ülkeye değişmekle beraber ulus olmanın kriterleri kabaca dil, kültür ve tarih, soy birliği ve din olarak gösterilebilir.[3]

 

Dil; Hobsbawn’a göre etnik kimliğin ifade edilmesinde ve simgeleştirilmesinde en önemli unsurdur. Ulusal bilinç büyük ölçüde dil ile oluşur. Ancak şu anda özellikle post kolonyal dönemde kendi dilini konuşmayan veya İsviçre gibi birden çok dil konuşan uluslar da  mevcuttur ve bu durum onların ulus olma  durumundan pek de bir şey eksiltmemektedir.

 

Kültür ve tarih, ulus tanımı için belirleyici bir etkendir ama devletlerin uluslaşma dönemlerinde, aynı kültür ve tarihi paylaşmış topluluklar ayrı ulus devletler kurmuşlar yada devlet/azınlık olarak ayrılmışlardır. Bunun örnekleri I. Dünya Savaşından sonra Doğu ve Orta Avrupa’da sıkça gözükür[4]. Ayrıca kültür ve tarih geriye dönük manipülasyona çok açık olmasından dolayı belirli bir siyasi amaç çerçevesinde yeniden şekillendirilebilir. Daha güncel bir açıdan bakıldığında ise küreselleşen dünyada kültürel sınırlar da belirsizleştiğinden kültür birliğinden bahsetmek de git gide zorlaşmaktadır.

 

Soy birliği, modern hayatın mobilizasyonu ve tarihin büyük güçleri sayesinde artık geçerliliğini yitirmiştir. Günümüz şartlarında ırk bakımından homojen bir toplum yaratmak hayalden öteye gidememektedir. Nitekim yapılan son gen araştırmalarına  göre 40.000 yıldır bu topraklarda aynı insanlar yaşamakta olduğu tespit ediliyor. Dolayısıyla bizim yaptığımız Kürt, Türk, Rum, Süryani gibi gruplamalar sadece birer kurgudan ibaret[5].

 

Din, evrensel bir olgu olduğu için ulusla ilişkilendirmek doğru değil. Ama kriz dönemlerinde ve devletlerin ayırt edici kriter olarak ihtiyaç duyduğu zamanlarda etkin bir faktör olabilmektedir. Ayrıca Yahudilik de olduğu gibi bazen din ve ırk beraber tanımlanabilir.

 

Tüm bu saydığımız kriterlerinin aslında ulus gibi, insanların yaşamlarını derinden etkileyebilecek bir konuda yetersiz kaldığını görebiliriz. Ama zaten ulusların kurulma süreçleri oldukça sancılı ve o zamanki tarihi koşulların öngördüğü gibi geliştiği için ulus kavramı bu aşamada tartışmaya dahi sunulmamaktadır. Zira Osmanlı ve cumhuriyet dönemi uluslaşma sürecinde de “ulus nedir?” diye düşünmek yerine daha çok “Türk kimdir?” diye sorulmuştur. Nitekim Osmanlı topraklarında veya misak-i millî sınırları içerisinde ulusun tanımı yapılmak istendiğinde bu tanımın içine “Türk” olmayan birçok etnik grup da girebileceğinden ulusun kavram olarak incelenmesinden kaçınılmıştır. 

 

Türk Kimliği Oluşturma Çabaları

İttihat ve Terakki Fırkasından günümüze kadar her zaman Türk kimliğini oluşturmak ve devam ettirmek için çalışırız. Ama toplum ve tarih her zaman bir devinim halindedir ve  toplumsal eğilimler, düşünceler ve olaylar durmadan değişir ve biz onları resmi kalıplarımıza göre tekrardan şekillendirmek zorundayızdır. Devlet olarak bugüne kadar “toplum inşası” işini oldukça ciddiye aldık; tek dil, tek din, tek millet hayali kurduk, hayalimizin gerçek olduğunu zannettiğimizdeyse  bu düzenin bozulmaması için çeşitli önlemler aldık:

Sokakta Türkçe konuşmayanlar görünce “Ermenice bir kelime yedi küfre eşittir” diye fermanlar çıkardık, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları düzenledik. Hatta Osmanlıya ait ne varsa silmek adına “Güneş ve Dil Teorisi” yaratıp dilimizi öztürkçeleştirdik. Zaman zaman Rum, Ermeni veya Yahudi vatandaşlarını bize “döndürdük”, sonra da onlara “dönme” deyip dışladık. Bize ait olmayanları sınır dışı ettik.  Bizimle aynı fikirde olmayanları Takrir-i Sükûn veya Türklüğü tahkir yasalarıyla susturduk. Bize ait olmayan paraya vergi adı altında el koyduk, bizim olmayan dükkanları yıktık. Biz her şeydik. Artık gelecek bizim ellerimizdeydi ama geçmiş geride kalmıştı. Tarihin akışını değiştirebilirdik ama tarihin kendisini de değiştirmemiz gerekebilirdi.

 

Türk Tarih Tezi

Ulusal bir tarih yaratmak için ilk önce övünülecek bir tarihe ihtiyaç vardır. Osmanlı devleti her ne kadar kıtalara yayılmış bir imparatorluk da olsa son zamanlarında "Avrupa'nın hasta adamı" olarak görülmekteydi. Dolayısıyla yapılacak ilk iş Osmanlı'ya ait eski hastalıklı imgelerden kurtulmak ve ulusal tarihimizi çok daha eskilere uzandırmaktı. Bu topraklarda kendilerine hak gören herkesten daha önceye, bu toprakları ilk ve tek sahibi olunan dönemlere kadar... Daha Türk Tarih Vakfı kurulmadan önce Atatürk Türklerin Orta Asya' ya uzanan şanlı tarihine göndermeler yapmaktaydı. Sonraki zamanlarda "bilimsel" bir temele dayanan "tarih tezi" ile Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin uygar olmayı Türklerden öğrendikleri tespit edildi. Bu yöndeki iddialar bir tek Türklerden gelmiyordu; sonradan Mustafa Celaleddin ismini almış Polonyalı göçmen Constantin Borzecki, 1870 yılında yayınladığı Les Turc anciens et modernes adlı eserinde latin dili ve uygarlığının Türk kökenli olduğunu açıklamaya çalışıyordu. Leon Cahun da 1873'de ve sonrasında verdiği konferanslarda Türklerin Orta Asya'dan göçünü anlatmaktaydı. Bazı yabancılar tarafından da desteklenen bu yaklaşım hemen gereken ilgiyi topladı. İkdam gazetesi, sonrasında Türk yurdu dergisi ve Milli Tetebbular adlı dergi de geniş ölçüde Orta Asya incelemelerine yer verdi. Böylece daha Türk  Tarih Kurumu kurulmadan Tarih Tezi şekillenmeye başlamıştı.[6]

 

1931'de Türk Tarihi Tetkik  Cemiyeti’nin kurulmasıyla Türklerin kökenine dair araştırmalar da yayınlanmaya başladı. Aynı yıl basılan Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitap "dünyanın diğer taraflarındaki topluluklar mağara ve ağaç kavuklarında vahşi bir hayat sürerken, Türk medeniyeti kereste ve maden çağına geçmişti" diye belirtmektedir. Hayvanları ehlileştirme ve çiftçilik dönemleri hep Türklerin yaşadığı topraklarda başlamıştır ve Yunan medeniyetini Eti'ye, Roma  medeniyetinin temelini de İtalya'ya Anadolu'dan gitmiş olan Etrüsklere dayandırmak gerekmektedir. Mustafa Kemal de Türklerin demokrasiyle tanışmasını bundan tam yedi bin yıl öncesine dayandırmaktaydı. Diğer yandan da 1932’de düzenlenen 1. Türk Tarih Kongresinde Türklerin ana vatanının Orta Asya olduğu bir kez daha kesin bir şekilde yineleniyordu. Afet Hanım yaptığı konuşmada şöyle belirtmekteydi: “Burada bir meseleyi açıkça ortaya koymak isterim. Orta Asya’dan ve orada yetişen, çoğalan ve başlı başına bir kültür yaratan insan kütlesinden bahsederken tek bir ırk düşünüyorum ve onun adına Türk diyorum”. Aynı konuşmaya göre Türkler bu topraklarda on binlerce sene hiç karışmadan yaşamış olduklarından soylarının sarı ırkla hiçbir münasebeti bulunmamaktadır. Ayrıca “Türk ırkı, ana yurtlarında, yüksek kültür mertebesine varırken, Avrupa halkı vahşi ve tamamen cahil bir hayat yaşıyordu” şeklinde belirtilmektedir. Avrupalıların da tarihte  Türk akınlarından bahsederken Türklerden “barbar” ve vahşiler olarak bahsetmesi tarih yazımının sübjektifliğinin evrenselliğini göstermektedir.

Günümüzde genetik biliminin gelişmesiyle, insanların kökenlerini tespit etmek artık mümkün.   Amerika’da ve Avrupa’da seçkin üniversitelerin bazılarında veya bu konuda uzmanlaşmış özel şirketlerde kişinin DNA örneği alınarak, atalarının nereden geldiği tespit edilebiliyor. Türklerden de bu konuya yoğun bir ilgi söz konusu. Türklerin yaptırdıkları bu gen araştırmalarını takip eden  İTÜ İnsan ve Toplum Bilimi bölümü öğretim üyesi, antropolog Timuçin Binder’in söyledikleri ve dolayısıyla genetik bilimi, Türklerin “Orta Asya” tezini yalanlar nitelikte. Alınan örneklere göre şu an bu topraklarda yaşayan insanlar kırk bin senedir burada yaşıyordu. Dolayısıyla Türklerin Anadolu’ya ilk olarak 1071’de geldikleri doğru değil. Orta Asya’dan gelen insanlar gerçekten mevcut ama bu oran o zaman için sadece nüfusun % 10-15 arası kadar bir rakam. Onlar da geldiklerinde buradaki nüfusa genetik olarak karışmışlar. Ayrıca genetik araştırmalarda etnik bir ayrıştırma mümkün olmadığından gelenlerin de Türk mü, İranlı mı yoksa Afgan mı bilmek mümkün değil. Gen araştırmalarına göre Türkiye'de yaşayanların Türkmenlere, Özbeklere uzak denebilecek kadar az yakın olduğu sonucu çıkıyor. Akrabalık ilişkisi anlamında ise, göç eden küçük bir grup haricinde, Türkiye'de yaşayanların biyolojik olarak Orta Asya'yla bağlantısı yok.  Araştırma sonuçlarına göre Türkler en çok İranlılar, Ürdünlüler, Yunanlılar ve Süryaniler ile yakın akraba olduğu sonucu ortaya çıkmıştır.

 

Bütün bu gelişmeler Türk Tarih Tezi’nin sorgulanmasına yol açmalıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarında, o dönemki yapılan araştırmaların saptayabileceğinden çok daha büyük iddialar ortaya atılmıştır ve bu iddialar zamanın aydınları, dolayısıyla yöneticileri tarafından o kadar kabul görmüştür ki bilimselliği hiçbir zaman sorgulanmamıştır. Bu tarihi gerçeklerle yeni kurulan Türk Cumhuriyeti, Avrupa’ya karşı Osmanlı ile kaybettiği statüsünü geri kazanabilecektir. Bernard Lewis’e göre Türk Tarih Tezi’nde amaç, çok eski zamanlardan beri Anadolu’da Türk medeniyetlerin kurulduğunu ispatlatmaya çalışarak, Türklerin üzerinde oturdukları ülkeyle kendilerini özdeşleştirmelerini sağlamaktı. Bu şekilde pan-Türkist hareketinde önüne geçilebilirdi.   

 

[1] OKUTAN, M.Çağatay. Tek parti Döneminde Azınlık Politikaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, s:15

[2] BAUMAN, Zigmunt. Birlikte ve Ayrı, Sosyolojik Düşünmek, Ayrıntı Yayınları, 1998, s:85

[3] OKUTAN. Op cit.  S: 17

[4] LECA, Jean. Uluslar ve Milliyetçilikler, Metis Yayınevi, 1996, S:127

[5] KILIÇ, Ecevit. Orta Asya'dan göç etme bir efsanedir, SABAH Gazetesi, 10.12.2007

[6] OKUTAN, op cit,  s: 97