Kötülüğün Sıradanlığı*

*Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemler Yüksek Lisans, 2008

 

We have not yet grasped the demonic possibilities of mediocrity

                                                                                                                                         Eric Heller

 

Şeytan; orta gelirli, ailesiyle yaşayan, pek zeki olmayan, vasat bir satıcı olabilir mi? Ya da böyle sıradan bir insan nasıl olur da 400.000 kişiyi ölüme gönderebilir? Kötülük bu kadar sıradan ve olağan olabilir mi? Kötülük nerede ve nasıl başlar? “Ufak bir çocuktan bir katil yaratan” koşullar ve nedenler nelerdir?

 

Bu yazıda kötülüğün nereden geldiği, neden bizim başımıza geldiği tartışılmayacak. Kötülük bizim içimizde mi yoksa bu bize Şeytan ile Tanrı’nın bir oyunu veya sınavı mı diye düşünülmeyecek. Bu yazıda ne kötülüğe bahaneler bulacağız, ne ilahi adalete sığınacağız, ne de Tanrı’ya kötülüğün bir parçası olduğu için lanetler yağdıracağız. Bu yazıda sadece sıradan insanın iyilik ve kötülük arasındaki çizgisini ve bu çizginin belirsizliğini inceleyeceğiz. Kendi halinde aile babalarının nasıl Nazi subayı olduklarını, Abu Garib işkencecilerini, Ku Klux Klan üyelerini ve aslında Dr. Jekyll’ın nasıl Mr. Hyde olduğunu anlamaya çalışacağız.

 

İçimizdeki Kötülük

Thanatos, Antik Yunan’da ölüm ve ölümlülük Tanrısıdır. Freud, Thanatos’tan hiç bahsetmese de, Thanatos’un ikizinin adının Hypnos (Uyku Tanrısı) olduğu düşünülür ise Freud bu antik karakterden oldukça etkilenmiştir.   Freud’a göre insanda iki tür içgüdü vardır: biri yaşam yani Eros, diğeri ise Ölüm’dür. Eros, insanların beraber yaşamasını sağlayan, birlik, bütünleşme, üreme ve çoğalma dürtülerini içinde barındırırken, Ölüm ise tamamen bencil bir dürtüdür ve parçalama ve yok etme amaçlarını taşır. Şiddet, saldırganlık, intihar, suç ve savaş gibi hareketleri tetikler. Fakat ne var ki insanoğlu doğada yalnız yaşayamayacak kadar aciz yaratılmıştır ve bunun için beraber yaşaması, uygarlık kurması gerekmektedir. Bu uygarlığın içerisinde tabii ki de Thanatos’a yer yoktur. Peki bireyin saldırganlık arzusunu zararsız kılacak şey neydi? Freud’a göre saldırganlık içe atılır, içselleştirilir ama aslında gelmiş olduğu yere geri gönderilmekte, yani bireyin kendine yöneltilmektedir. “Üstben olarak benin geri kalan bölümlerinin karşısında duran ve “vicdan” biçimini alarak, benin aslında başkalarında, yabancı bireylerde tatmin etmekten hoşlandığı aynı katı saldırganlık eğilimini bene karşı gösteren bir ben bölümü tarafından devralınır.” Katı üstben ile hakimiyeti altındaki ben arasındaki gerilime suçluluk deriz; bu, kendini cezalandırma gereksinimi şeklinde dışa vurur[1]. Yani uygarlık, bireyin tehlikeli saldırganlık arzusunun üstesinden, bireyin kendi içinde Foucault’nun panopticon’una benzer bir şekilde denetim kurar. Bu iç denetimin yetersizliği, vicdanın az gelişmişliği kötülüğün ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Üstben’in etkinliğinin, bize dışardan empoze edilen ahlaki değerlerin yoğunluğuna göre değiştiği düşünülürse aslında Freud’a göre kötülük oldukça ahlakçı bir boyut taşımaktadır. Ama Freud’un ahlak anlayışında dine yer yoktur.

 

Alice Miller ve davranışçı ekol kötülüğün doğuştan içimizde var olduğuna karşı çıkmaktadır. Miller’a göre insanların içindeki kötülük, olumsuz çocukluk deneyimleri ve ilişkilerinin bir sonucudur. Hitler’in bunları yapmış olmasındaki neden ise çocuklukta gördüğü kötü muamele, hapsedilmiş nefretin yıkıcılığı ve merhametsiz babasıdır. Bütün kötü insanlar, bilinçsiz yetiştirilmenin kurbanıdırlar. Ama tabii ki durum böyle dahi olsa yapılan kötülükler için bir özür olmamalıdır.

 

Seküler psikologlar kötülüğü dürtülerimize, kötü yetiştirilmeye veya hayatta karşılaştığımız çeşitli değişkenlerin yönlendirmesine bağlarken, Jung ve Kunkel gibi psikologlar dini psikoloji önermesiyle diğerlerinden ayrılmaktadır. Bu görüşe göre kişilik tek değil, çift merkezlidir[2]. Onlara göre ego insan bilincinin merkeziyken, Self ise tüm kişiliğin merkezidir. Self, egonun enerji ve güç kaynağıdır. Kimliğin belirlenme savaşını veren de yine Self’tir. Ego ise Self’in ifade edilmesi için gereken araçtır. Bu ilişki, piyano ve müzik ilişkisine benzetilebilir. Peki kötülüğe sebep olan ego mu yoksa Self midir? Bu sorunun cevabı Jung’un Answer To Job  adlı kitabında verilmektedir. Jung bu eserinde, Eski Ahit’teki “Eyüp’ün kitabı”na farklı bir bakış açısı getirerek, İncil’i ve Tevrat’ı alt üst eder.  Jung’a göre Tanrı Eyüp’e karşı son derece acımasız ve tahakküm edicidir ve aslında Tanrı ve Şeytan ayrı varlıklar değildir. Şeytan Tanrı’nın kötü yüzüdür. Hristiyanlık ve tüm ilahi dinler Tanrı’nın sadece iyi tarafına göstermekle yanılırlar. Tanrı bir ikilik içindedir ve bu ikilikten kurtulmak için de insanın bilinç ve ahlaki değerlerine ihtiyaç duyar. Yani psikoloji dilinde ifade edecek olursak,  Self, iyiliği ve kötülüğü içinde barındırır ama bunu kontrol etmek için egoya ihtiyacı vardır. Tanrı’da bu ikilemden kurtulmak için insan cisminin içinde hayat bulmalıdır. Hz. İsa’nın vücudunda cisimleşmek ister ama sadece iyi tarafı kabul edilir. Yani arketipal kötülük egonun ötesinde ilahi bir boyutta var olmaya devam eder. İnsanın bu kötülükle baş etmesinin tek yolu bunun bilincine varmasıdır. Dolayısıyla Jung’a göre kötülük bizde değil Tanrı’dadır ve günah yoktur sadece bilinçdışı vardır. Jung birçok defa kitabında Tanrı’yı ilahi manada kullanmadığı sadece Self’i simgeleştirmeye çalıştığını belirtse de Tanrı kavramına ciddi bir eleştiri getirmektedir. Sonuç olarak Jung’a göre kötülük “ortak bilinçdışı”ndan gelmektedir, yani Freud’un değişiyle Ölüm içgüdüsünden. İnsanın doğasında kötülük vardır ve bu dürtü başka şeylerle ikame edilmediği müddetçe varlığını hissettirecektir.

 

Görüldüğü gibi, psikologlar ister iyimser olsun ister kötümser, seküler yada değil, kötülük konusuna açıklama getirirken ahlaki ve dini boyuttan pek de uzak duramazlar. Ama kötülüğün içimizde şekillenişi hakkında biraz da olsa fikir verip, değişik açılımlar yapabilirler.

 

Kötülük Nasıl Başlar?

Ku Klux Klan gelmiş geçmiş en vahşi gruplardan biri olarak görülebilir ama başlangıçta böyle bir amaçla kurulmamıştır. Hatta Harry Truman ve Warren Harding gibi Amerika Başkanı üyeleri bile olmuştur. Aslında KKK, 1866’da iç savaş sonrası işsiz kalan ve can sıkıntılarını gidermek isteyen altı arkadaşın kurduğu bir gruptur. Amaçları hayalet kıyafeti giyerek geceleri sokaklarda insanları korkutmaktır. Daha çok korku sağlamak için de daha az eğitimli ve böyle bir şaka anlayışına aşina olmayan Amerikan kültüründen uzak insanları seçiyorlardır. Peki nasıl olmuştur da eğlence vahşete dönüşmüştür? Belki artık insanlar onların şakalarına alışır ve artık korkmamaya başlar, oyuncakları elinden alınan Klan’lar korkunun şiddetini yavaş yavaş yükseltirler ya da belki de savaşı kaybettikten sonra onurları kırılmış ve kendini işe yaramaz hisseden bu kişiler, eşitlik arayışında hevesli olan zencilere korkutarak göz dağı vermek istediler. Nedeni kesin olarak bilinmemekle beraber işler çığırından çıkar. Peki sıradan insanların kötülüğün bir parçası olmasını sağlayan ortam ve koşullar nelerdir?

 

Yanlış bilgilenme, yanlış anlama veya belirsizlik bir anda kötülüğün doğmasına neden olabilir[3]. Bazen gücünün verdiği sorumluluğu kaldıramayan insanların bazen sinirle ağızlarından çıkanlar, etrafındakiler tarafından emir olarak algılanıp, derhal yerine getirilebilir. Özellikle iyi ve kötünün arasındaki sınırın bulanık olduğu, belirsizlik durumlarında kötülük ortaya çıkmak için fırsat beklemektedir adeta. Siyasi kaosun hakim olduğu bir ortamda artık kimse verdiği emirden de sorumlu değildir. Vietnam’da My Lai katliamında askerler emirleri uyguladığını belirtirken, üstleri böyle emirler vermediklerini iddia etmektedirler. Güç sahipleri, sorumlulukların belirsizleştiği noktalarda en derinliklerindeki Şeytan’ı bile açığa çıkartabilmektedirler. Bu sadece üst düzeyler için değil, halkın her kesimi için geçerlidir. Bir linç eyleminde veya Sivas olayındaki gibi kitlesel hareketlerde artık herkes isimsizliğin verdiği güce ve özgürlüğe sahiptir. Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi sorumluluk kabul etmeyecektir.

 

Görev ve kötülük kavramları bir araya gelince durum iyice belirsizleşir ve karmaşıklaşır. Her ne kadar II. Dünya Savaşı’ndan sonra “ben sadece emirleri uyguladım” demek bir özür olarak kabul edilmese de bu durumun örnekleri bugün hala Irak’ta, Darfur’da devam etmektedir.     Bu tür ahlak dışı görevlerin uygulanabilirliğini sağlamanın yollarından biri, emir alanlara son dakikaya kadar bilgi vermemektir[4]. Mesela Polonya’da Musevi katliamını gerçekleştiren Alman polis memurlarının o sabah saat 6.00’ya kadar “özel görev”lerinin sivilleri vurmak olduğundan haberdar değillerdir. Eğer bu günler öncesinden belirtilmiş olsa, böyle ahlâk dışı bir emiri uygulatmak kolay olmayacak, en azından reddetmeye cesaret edilmese bile bir çok özür ve bahaneyle görev reddedilecekti. Geniş bir kitleyi etkileyecek konularda emir alanların veya kurbanların kısa vadeli bahaneleri de kötülüğün sürmesine izin vermektedir. Yahudi soykırımında SS subayları sizi toplama kamplarına götürmeye geldiklerinde “benim bakmam gereken çocuklarım var” derseniz, muhtemelen SS hem sizi, hem çocuğunuzu kampa götürecektir. Yada sivilleri vurması istenen asker, herhangi bir nedenden dolayı o gün sivil öldüremeyeceğini söylerse başka bir gün öldürmek zorunda kalacaktır. Büyük resmi görmeyip, kendini kurtarmaya çalışmak yada olayın ahlâki boyutuna itiraz etmemek, bir sonraki gün ölüme gitmek için sıra olmayı gerektirebilir.

 

Bazen de insanlar iki mecburiyet veya inanış arasında kalabilirler. Mesela inandığı dine göre adam öldürmek çok büyük bir suç iken aynı kişinin savaşta adam öldürmesi gerekebilir. Kişi kendi inançları veya dini emirler ile üstlerinin verdiği emirler arasında kalabilir. St. Augustine’e göre askerler sonuçları ne kadar kötü olursa olsun emirleri uygulamak zorundadırlar ve orta çağda da bu görüş kabul görmüştür.  Ama bunu sağlamanın başka yolları da mevcuttur, örneğin savaşa dini bir motif katmak sıkça kullanılan bir yöntemdir. Cennete gitmek için ölmek veya öldürmek Haçlı seferleri veya cihat gibi savaşlarda itici bir güç olmuştur ya da bazen şehitliğin dinin bir parçası olmasıyla herhangi bir savaşta ölmek tercih sebebi olabilir.  Eğer savaşa dini bir amaç yüklenemiyorsa bu durumda din başka bir kutsal amaçla ikame edilmelidir. Sadece kötülüğün mantıklı bir açıklaması olması bile insanları zaten kurtulmak istedikleri o ikilemden anında çıkartabilir.

 

Sosyal psikolojide büyük olay yaratan Milgram testlerinin 2 boyutu vardır: birinci boyutu deneklere bu deneyin bilimsel bir amacı olduğu ve araştırmaların devam edebilmesi için denilenlerin yapılması gerektiği gibi bir açıklama yapılıp, yaptıkları korkunç eyleme daha ulvî bir amaç yüklenir. Deneyin bir diğer boyutu ise, deneyin her elektrik vermesi gerektiğinde ekranda git gide artan şiddette emirlerin gelmesidir. Deneklerin %60’ı, bu arada karşısındaki yaşlı ve kalp hastası  insanın acı çekmesini duyduğu halde bu emirlere uymaya devam eder. Bu deney, deneklerin bu büyük kısmının canavar ruhlu olduğunu göstermez, zira denekler yaptıkları olayın sonuçlarını farkındadır. Düğmeye basmadan önce terler, elleri titrer ve  sesleri kısılır. Bu noktada önemli olan itaat etme olgusunun ağır basmasıdır. Emir altındayken emirleri uygulamaya şartlanan insanlar çoğu zaman yaptıkları işin asıl mahiyeti hakkında düşünmekten geri dururlar. Emirin geldiği kişinin beyaz önlüklü bir doktor olması bu etkiyi arttırır. Zira askerlerin, din adamlarının, polislerin veya doktorların üniforma giymeleri emirin gücünü arttırmaktadır. Bu Nazilerin üstlerinden emir alırken veya Yahudilerin üniformalı polislerden emir alırken, itaatin gücünü etkileyen faktörlerdendir.

 

Kötülüğün Sıradanlığı

Hannah Arendt, bir insanın kötülük yapabilmesi için illa ki şeytani bir karaktere sahip olmasının gerekmediğini iddia eder. Kötülük yapmak için, yukarıda gördüğümüz gibi, o an orada olmak yeterli bir sebep olabilir. Arendt kötülüğün asıl ve daha da korkutucu olan kaynağının “düşünme” ve “yargılama” eksiği olduğunu savunur. Yaptıklarının sonucunu idrak edememek, verilen pozisyonun büyüsüne kapılmak, işin detaylarında kaybolup büyük resmi görememek gibi çok daha insani hatalar kişinin kötülük yapmasına neden olabilir. Normalde bir erdem olarak sayabileceğimiz karakter özellikleri mesela “idealizm”, sıradan bir insandan şeytan doğmasına yol açabilir.  

 

Eichmann, II. Dünya Savaşı bittikten sonra en çok aranan savaş suçlularından biridir.  Sadece Macaristan’dan birkaç ay içerisinde 400.000 kişiyi ölüme göndermiştir. Almanya’nın kaybedeceği belli olup, final solution kanıtlarının yok edilmesi emrini aldığında bile emirlere karşı gelip işini yapmaya devam etmiştir. Arjantin'de Mossad ajanları tarafından yakalandığında komşularına halen eski Nazi günlerini anlatarak böbürlenmeye devam etmektedir. Peki daha 1933 yılında makine yağları satan bir şirkette satış elemanı olarak çalışan, ailesiyle beraber mütevazi bir hayat süren, liseyi bitirememiş,  sıradan hatta vasat bir insan nasıl böyle bir ölüm makinesine dönüşebilmiştir?

 

H. Arendt, The New Yorker muhabiri olarak İsrail’de Eichmann’ın davasını izlemeye giden, Hitler rejimi öncesinde Almanya’dan kaçan, bir yahudidir. Bu davayla ilgili olarak yazmış olduğu kitabı A Report on the Banality of Evil- Eichmann in Jerusalem, Eichmann’ı Şeytan’ın cisimleşmiş hali olarak görmek isteyenler tarafından oldukça tepkiyle karşılanır. Ayrıca kitapta, Nuremberg davaları sona erdikten bu kadar sene sonra İsrail’in bu adamı yakalayıp yargılamasındaki sebepler de tartışılmaktadır; ilk olarak Nuremberg davalarında sanıklar istenildiği kadar büyük cezalar almamışlardır, ikinci olarak ise İsrail artık ölüme gitmek için sıra olan aciz halk imajından kurtulup, artık kendi devletine sahip kuvvetli ve acımasız bir imaj yaratmak istemektedir. Soykırım sonrasındaki genç nüfus Yahudilerin başına neler geldiğini unutmamalıdır ve başka bir amaç da tabi ki Naziler ve bazı Arap iktidarları arasındaki bağı ortaya çıkarmaktır[5]. Arendt’in kitapta bunlara da yer verip, davanın etik yanını tartışmış olması da tepki çekmesinin başka bir nedenidir.

 

Eichmann’ın dava sırasında yaptığı açıklamalar oldukça ilgi çekicidir. Yahudilere hiçbir zaman düşmanlığı olmadığını, hatta onların arasında casusluk yaparken onları sevdiğini söyler. Hiçbir yahudiyi öldürmediğini, sadece ona verilen emirleri uyguladığını ve bundan pişman olmadığını belirtir. Çünkü kendisi idealist bir insandır, duygularını hiçbir şekilde işine karıştırmaması gerekmektedir, “listede babasının ismi yazsa dahi gözünü kırpmadan o trene bindirecektir”. İdealizm, başkalarına zarar vermeyi kabul edilebilir saymasının haricinde, bunu yapılması gereken kutsal bir görev olarak yerine getirir[6]. Çoğu zamanda bunu gerçekleştirmekle yükümlü olanlar seçilmiş asil kişiler olduğuna inanılır. Gerçekten de Nazizm’in püriten ve elit bir karakteri vardır. SS olmanın birçok ön şartı vardır: temiz bir soydan gelmek, belli bir boy uzunluğunu geçmek, Yahudilere, Slavlara yada Moğollara benzememek, sarışın olmak, homoseksüel olmamak gibi uzayıp giden bir listedir bu. Sonuç olarak onlar bu kutsal görevin seçilmiş kişileridir. Nazi olmak artık bir düşünceden ziyade dinî bir inanç halini almıştır ve bunun bir sonucu olarak artık yaptıklarının ahlaki olarak hiçbir sakıncası bulunmamaktadır. Zaten böyle bir ortamda işin ahlaki boyutunu sorgulamak ihanet damgasını yemeyi kabul etmektir zira üniformaların üzerinde “sadakat onurunuzdur” yazılıdır.  

 

Kötülüğün yaratılmasını kolaylaştıran bir başka neden ise, suçlunun, askerin veya polisin yaptığı işin detaylarına kendini kaptırıp, sadece işin kendi gerçekleştirdiği parçasına odaklanmasıdır. Bazen verilen görevi başarmak o kadar büyük anlamlar içerebilir ki, “nasıl” diye düşünmekten, “neden” diye düşünmek akla gelmez. Khmer Rouge işkencecilerinin, komünist geleneğe göre, kendilerini eleştirmeleri için tutturulan günlükler ele geçirilmiştir ve yazılanlar işkence tekniklerinden başka bir şey değildir[7]; dikkatsizlik, mahkumun gerekenden önce ölmesi, kalemlerin yeterince sivriltilememesi gibi. Kimse bir insana işkence yaptığı için kendini eleştirmez. Eichmann’da da durum aynıdır. Sanki binlerce insanı ölüme götürdüğünden habersizmiş gibi işin lojistik, teknik yönünü anlatmaktadır. Gerçekleştirdiği oldukça zor bir iştir ama bu işi son derece başarıyla tamamlamıştır ve hatta hak ettiği terfiyi de alamamıştır. Normalde ölüm cezasıyla yargılanan bir kişinin böyle açıklamalar yapması beklenemez ama dediği gibi: “Mezarıma gülerek atlayacağım çünkü arkamda beş milyon düşmanın ölüsünü bırakıyorum. Bunu başarmanın tatmini bana yeter[8]”. Bu noktada ciddi bir başarılı olma takıntısı kendini hissettirmektedir. Eichmann’ın önceki hayatını düşünecek olursak; okul yıllarında oldukça başarısızdır, o kadar ki babasının işi kapanınca, nasılsa okuyamayacağı için, kardeşler arasından bir tek o okuldan alınmıştır. Sonrasında bir elektrik şirketine girmiş ve oradan da çıkartılmıştır. İşsiz kalınca ise, “Yahudi” eniştesi ona torpille yağ firmasındaki işini bulmuştur. İlginç olan kısım ise, Eichmann ifadelerinde bu dönemden bahsederken uzun uzun işten atılmadığını, hatta öteki firmadan “teklif aldığı” için gittiğini, o firmadan da Nazi parti üyeliği yüzünden çıkartıldığını söylemektedir. Halbuki bu detayların konuyla hiçbir ilgisi yoktur ama o hala ölüm saatlerinde bile başarısız biri olmadığını ispatlamaya çalışmaktadır. Sanırım Arendt’in bahsettiği kötülüğün sıradanlığı tam da budur çünkü bir insanın başka birini öldürmesi için ortada nefret ya da intikam olması gerekmez, sadece biraz başarı hırsı veya idealizm insanın çizgiyi aşmasına neden olabilir.  Bu çizgiyi kolayca aşmak için, sadece polis ya da asker olmaya da gerek yoktur. Çok başarılı bir avukat bir katili temize çıkarabildiği gibi, herhangi bir reklamcı da sağlığa zararlı bir ürününün satışlarını arttırmak için çalışabilir. İyi ve kötünün arasındaki çizgi bu kadar bulanıktır.

 

Stanford Hapishane Deneyi*[9]

Bir sabah 70 şüpheli sanık polis arabasıyla, komşuların meraklı bakışları altında, evlerinden alınıp merkeze götürülürler. Merkezde ne suç işlediğini bilmeyen bu insanlara hakları okunur, güneş gözlüklü üniformalı polisler tarafından tüm işlemler gerçekleştirilir. Bu insanların tek suçu gazetede gördükleri tam zamanlı bir işe başvurmalarıdır. Ortada gerçek bir suç yoktur sadece mahkumların ve gardiyanların psikolojisini anlamak için yapılacak olan bir teste katılmaları için getirilmişlerdir. Bu 70 kişiye çeşitli testler uygulanır, akıl sağlıkları, sinir durumları, madde bağımlılıklarına bakılarak tamamen normal psikolojiye sahip 24 kişi deney için tutulur. Bu 24 kişinin yazı turayla, tamamen tesadüf eseri mahkum mu yoksa gardiyan mı olacakları belirlenir. Stanford üniversitesinin Psikoloji bölümünün alt katı aynen bir hapishaneye çevrilir, hatta bir hücre bile konur. Konuşulanları dinlemek için alıcılar ve kameralar yerleştirilir.

 

Mahkumlar geldiklerinde, onları tamamen soyarak üstleri aranır, saçları tıraş edilir, iç çamaşır verilmeden bir mahkum elbisesi giydirilir, ayaklarına numaralarının olduğu bir zincir bağlanır. Amaç mahkumlara kimliklerini unutturmak  ve onlara her daim hapishanede olduklarını hatırlatmaktır. Gardiyanlar ise, önceden nasıl davranmaları gerektiğine dair bir eğitim almamışlardır. Belli sınırlar dahilinde serbesttirler. Ama onlara gardiyan olmanın tehlikeli bir iş olduğu ve asayişi sağlamaları gerektiği söylenir. Gardiyanlara haki bir üniforma, boyunlarına takmak için düdük, ellerine cop ve bir de kimliklerinin belirsizliğini sağlamak ve yüz ifadelerini gizlemek  için güneş gözlükleri verilir. Bu deneyde de anonim olmak, gerçek hayattaki gibi tepkilerin değişmesinde büyük rol oynar.

 

İlk gün sabah gardiyanlar mahkumları düdükle uyandırıp içtimaya kaldırırlar. Bu yoklama ritüeli git gide gardiyanlar tarafından daha sık gerçekleştirilmeye başlanır. En başta ne gardiyanlar ne de mahkumlar bu yeni rollerine alışmamışlardır. En baştan beri uygulanan şınav çektirme en çok kullanılan ceza olur ama giderek cezanın şiddeti de artar. Gardiyanlardan biri mahkumun üzerine basarak veya bir arkadaşını üstüne oturtarak şınav çektirmeye kadar işi götürür. Şunu da belirtmek gerekir ki şınav cezası Nazi kamplarında oldukça kullanılan bir yöntem olmuştur.

 

Deneyin ikinci günü, mahkumlar isyan çıkartır, gündüz gardiyanlar çok sert davranmaz ve isyan devam eder. Bunun üzerine gece vardiyası olmayan gardiyanlar gece evlerinden çıkıp hapishaneye gelirler ve isyanı güç kullanarak bastırmaya çalışırlar. İlk önce mahkumların üzerine yangın söndürme aletiyle, cildi oldukça yakan karbondioksit sıkıp, hücrelere girerler. Mahkumları soyup, çıplak bırakırlar, yataklarını alırlar ve hırpalarlar. İsyanı çıkaran ele başını da hücreye kapatırlar. Daha deneyin ikinci gecesidir ve herkes rollerini benimsemeye başlamıştır bile. Dokuz gardiyanın bir isyanı bastırması kolaydır ama her zaman görev başında o kadar kişi bulunmamaktadır. Bu yüzden gardiyanlar ertesi gün psikolojik taktikler uygulamaya başlarlar. Üç nezarethaneden birini “özel oda” olarak seçerler ve buraya konacak üç kişiye diğerlerinden farklı olarak yatak, kıyafet, yemek, yıkanma ve diş fırçalama hakkı verirler. Sonrada kötü mahkumlardan 3 kişiyi bu özel odaya yerleştirirler. Böylece isyan çıkartanların daha sonra gardiyanlarla iş birliği yaptıkları düşünülür. Böylece mahkumlar arasındaki birlik duygusu kırılır. Bu gibi yöntemler gerçek hapishanelerde de sıkça kullanılmaktadır zira bu sayede hapishanelerde asıl tehlike genelde gardiyanlardan değil mahkumlardan gelmektedir. Öte yandan bu isyan olayı gardiyanlar arasındaki birlik duygusunu da arttırmıştır.

 

Sonraki günlerde birçok mahkum gardiyanların kurayla değil de, onlardan daha iri ve uzun olduğu için seçildiklerini düşünmeye başlamışlardır. Halbuki ortada böyle bir fark yoktur. Onların sahip olduğu güç ve üniformaları onların kendilerinden daha kuvvetliymiş hissi uyandırmaktadır. Görüşme günü geldiğinde, mahkumlara banyo yaptırılır, temiz kıyafetler ve güzel yemekler verilir. Mahkumlar ailelerine hapishane ortamından şikayetçi olduklarını söylemişlerdir ama şikayet eden aileler karşılarında üniformalı polisleri ve diğer otoriteleri görünce onlarla iş birliği yapmaya başlarlar ve şikayetçi olmaktan vazgeçerler. Halbuki bu deneyin ahlaki olmadığını ve çocuklarını artık bu koşullarda tutamayacaklarını söyleyebilirlerdir. Ama karşılarına çıkan insanların otoritesine uyup ya da itaat edip şikayetçi olmaktan vazgeçerler.

 

Bu sırada, içinde bulundukları role kendilerini kaptıranlar sadece denekler değildir, bu deneyi yapan bilim adamları da bir hapishane yönettiklerine inanmaya başlamışlardır. Mahkumların görüş gününden sonra kaçmaya çalışacaklarına dair bir söylenti yayılır. Psikologlar ise bu durumu kaydedip inceleyeceklerine, mahkumların kaçmaması için aralarına casus sokarak teğmenler ve gardiyanlarla plan yapmaya başlarlar. Deneyi yapan gözlemciler de artık kendini hapishane müdürü zannetmektedir ve sonunda kaçış planının sadece bir söylentiden ibaret olduğu anlaşılır. Bütün yapılan planlar boşa gitmiştir ve bunun öcünün alınması gerekir. O gün mahkumlara tuvalet temizletmek gibi tüm pis işler tekrar tekrar yaptırılır, şınav çektirilir, tartaklanır. Halbuki mahkumlar kaçmaya bile kalkmamışlardır.

 

Hapishaneye, aynı gerçekteki gibi rahip getirilir, mahkumlar isimleri sorulduğunda onlara verilen kimlik numaralarını söylerler. Rahip mahkumlara “Buradan çıkmak için ne yaparsın?”  diye sorduğunda mahkumlar avukat tutmak ve yasal haklarını kullanmak istediklerini söylemişleridir. Artık mahkumlar, gardiyanlar hatta psikologlar da bunun sadece bir deney olduğunu unutmaya başlamışlardır. Kriz geçiren ama yine de arkadaşlarına kötü bir mahkum olmadığını kanıtlamak istediği için gitmeyi reddeden bir mahkuma, gözetmen bunun bir deney olduğunu ve kendisinin gerçek bir tutuklu olmadığını söyleyince, mahkum bir an kendine gelip gitmek istediğini söylemiştir.

 

Sonuç olarak araştırmada üç tür gardiyandan söz etmek mümkündür. Birinci grup sert ama adil gardiyanlar, ikinci grup iyi gardiyanlar ve üçüncü grup ise saldırgan, keyfi hareket eden, ve çok yaratıcı aşağılama teknikleri kullanan gardiyanlardan oluşmaktadır. Bu son gruptakiler, en baştaki testten hiç beklenmeyecek şekilde, bu istismardan çok keyif almışlardır. Mahkumlar da bu duruma değişik tepkiler vermişlerdir; bazıları isyan etmiş, bazıları nerdeyse askeri bir itaat göstermiş, bazıları psikosomatik belirtiler göstermiş, bazıları da iyi mahkum olmayı seçmişlerdir. Ama genelde gardiyanların, mahkumlar üzerinde tam bir tahakkümü söz konusudur. Deney saatleri dışında ortada hiçbir gözetmen yokken gardiyanlar mahkumlara sadist ve pornografik dereceye varan eziyetler etmeye başlamışlar ve artık iyi mahkumlar durumu engelleyemez duruma gelmişlerdir. Ayrıca bütün bir deney boyunca tek bir gardiyan bile mazeret belirtmemiş, fazladan çalıştıkları saatler için ücret talep etmemişlerdir.  

 

Araştırma sadece 6 gün sürmüştür... Araştırmanın en şaşırtan yanı, gayet normal, sıradan üniversite öğrencilerinin nasıl bir anda işkenceci gardiyanlara dönüşebildikleri ve mahkumların nasıl bu kadar kolay itaat ettikleridir. Bu deneydeki denekler ve Abu Ghraib’deki askerlerin aynı tepkileri gösterdikleri düşünülürse, deneyin sonuçları oldukça gerçekçidir.  Belki de Arendt’in dediği gibi içimizdeki kötünün ortaya çıkması için sadece o zaman ve orada olmak yeterlidir. Bir görev kisvesi altında olsun veya olmasın, insanlara kaldırabileceğinden fazla güç ve yetki verildiğinde  ele geçirilen gücü istismar etmek bu kadar olası bir durumdur. Artık kimse böyle bir testte kendisinin hangi gardiyan olacağından emin olmamalıdır. 

                                                                       

***

 

Nükleer savaş çağında, insanoğlunun elinde kitlesel imha oyuncakları varken, galiba Jung’un söylemek istediğini daha iyi anlıyoruz. İçimizdeki o ilahi, yani insan bilincinden bağımsız olarak ortaya çıkabilen, ama hep ruhumuzun derinliklerinde olduğunu bildiğimiz kötülüğün bilincine varmak insan olmanın bir parçası olmalıdır. İlk önce bireysel, sonra da toplumsal olarak içimizdeki kötülüğü inkar etmek ve biz kontrolsüz insanlara baş edemeyeceğimiz kadar güç vermek kötülüğün doğmasının asıl sebebidir. Artık bu gücü asıl yöneten sistemin bunun bilincine varıp, insan iradesinin hakim olduğu konularda sınırların belirsizliğini ve kuralların keyfiliğini kaldırması gerekir. Ama halen daha savaş ortamında, toplumsal buhranlarda veya hapishanelerde uygulanan sistemin zaten bilakis kendisinin böylesine bir belirisizlik ortamının doğmasına izin verdiği düşünülecek olursa, belki de asıl suçlanması gereken kişiler sistemin bu şekilde işlemesine izin veren güçlerdir.  Ama ne yazık ki iyiliğin gerçekten hakim olduğu bir güç, belki de gücün doğasına aykırı olacağından, böyle bir sistem tahayyül etmek artık çok zordur.

 

[1] FREUD, Sigmund. Uygarlığın Huzursuzluğu, Metis Ötekini Dinlemek, 1999, s: 79

[2] SANFORD, John A. Jung and The Problem of Evil, The Strange Trial of Mr. Hyde, Sigo Press Boston, 1993, s: 97-109

[3] BAUMEISTER, Roy D. Evil, Inside Human Violence and Cruelty, W.H. Freeman and Company, New York, 1996, s: 255

[4] İbid, s:257

[5] ARENDT, Hannah. A Report on the Banality of Evil, Eichmann in Jerusalem, Penguin Books, 1963, s: 10

[6] BAUMEISTER, op cit.  S: 189

[7] İbid, s: 269

[8] ARENDT, op cit,  s: 46

[9]Bu  deney 1971 yılında Philip G. Zimbardo tarafından gerçekleştirilen bir hapishane simülasyon deneyidir. Deneyim tüm ayrıntıları Zimbardo tarafından hazırlanan bu deneye ait http://www.prisonexp.org/  web sayfasından alınmıştır

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now